13 Temmuz 2020 Pazartesi

Kalın’dan asgari ücret açıklaması!

kalindan-asgari-ucret-aciklamasi

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, "Asgari ücret konusu, bugün kabine toplantısında gündeme gelmedi ama Çalışma Bakanımız bu konuda bir çalışma yapıyor. Bu diğer kurumların ve ilgili tarafların bütün değerlendirmeleri alınmak suretiyle bir noktaya gelecek, o noktada da tabi ki Cumhurbaşkanımızın da bir değerlendirmesi olacak" dedi.
24 Aralık 2019 Salı 21:46

 Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın kabine toplantısı sonrası basın açıklamasında bulundu.

 

Kalın, “Bugün bildiğiniz gibi 2019 yılının son Kabine Toplantısı’nı gerçekleştirdik, bu da 2019 yılında yaptığımız son basın toplantısı. Bu vesileyle, 2019 ile ilgili Bakanlar Kurulu’nda da bir genel değerlendirmenin yapıldığını ifade edebilirim. Sayın Cumhurbaşkanımız takdim konuşmalarında öncelikle 2020 bütçesinin tamamlanmış olmasından duyduğu memnuniyeti ifade etti ve ülkemiz, milletimiz, devletimiz için hayırlara vesile olması temennilerini dile getirdi. 2019 yılında tabii birçok hadise yaşadık, hızlı bir yıl oldu, birçok iç ve dış gelişmelerin ardı ardına yaşandığı yoğun bir yılı geride bıraktık.

 

Genel olarak bakıldığında, bölgemizdeki terör tehdidinin devam ettiğini, özellikle Suriye sahasında karşımıza çıkan çeşitli sınamalar noktasında attığımız adımların netice vermeye başladığını da bu vesileyle ifade etmek isterim. Bütün bu meydan okumalara karşı tabii kararlı bir şekilde devlet millet bütünlüğü içerisinde çalışmalarımızı da yoğun bir şekilde devam ettireceğiz. Tabii özellikle Suriye ve Libya’daki konular gündemimizi yoğun bir şekilde işgal etmeye devam ediyor. Bu çerçevede Millî Savunma Bakanlığımızın, İçişleri Bakanlığımızın çeşitli sunumları oldu Kabine’ye. Ayrıca, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımızın da özellikle enerji ve kaynaklarımızın çeşitlendirilmesi, millîleştirilmesi ve öngörülebilir bir piyasa oluşturulması konusunda kapsamlı bir sunumları oldu.

 



Cumhurbaşkanımızın da bildiğiniz gibi yoğun trafiği içerisinde son dönemde yaptığımız bir dizi ziyaret oldu, en son Cenevre’de Küresel Mülteci Forumu’na katıldık. Oradan Malezya’da Kuala Lumpur Zirvesi’ne katılıp diğer üç ülkeyle birlikte, devlet başkanıyla birlikte Cumhurbaşkanımızın orada İslam dünyasının temel sorunlarıyla ilgili değerlendirmeleri oldu. Bugün de bildiğiniz gibi Birleşik Krallık Başbakanı Sayın Boris Johnson’la Sayın Cumhurbaşkanımızın bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Burada hem Sayın Cumhurbaşkanımız tebriklerini sözlü olarak ifade ettiler hem de ikili ilişkilerimiz bağlamında bundan sonra atacağımız adımlar konusunda görüş teatisinde bulundular. İngiliz tarafının Türkiye’yle ilişkilerini, özellikle Brexit süreci ve sonrasında giderek daha fazla önem atfettiğini de ifade edebilirim. Bunu her vesileyle zaten dile getiriyorlardı. Dolayısıyla Brexit süreci tamamlandıktan sonra da Türkiye-İngiltere ilişkilerinin ticari alanda, iktisadi alanda, güvenlik alanında, savunma sanayi iş birliği alanlarında yoğunlaşarak devam edeceğini ifade edebilirim.

 

Burada tabii özellikle Suriye’de, Suriye’nin hem Fırat’ın doğusunda hem de İdlib’de yaşanan gelişmeler bugün gene Kabine Toplantısı’nın önemli konu başlıkları arasında yer almaktaydı. Bununla ilgili size de bir kısa değerlendirme yapmak isterim. Öncelikle İdlib’deki durum kritik bir şekilde devam ediyor. Burada bildiğiniz gibi geçen yıl dört ülke ile varılan bir mutabakat vardı, Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında İstanbul’da yapılan bir toplantıda Türkiye, Almanya, Fransa ve Rusya Federasyonu olarak bir İdlib Mutabakatı anlaşması yapılmış idi. Uzun müzakereler sonucunda bu anlaşmaya Rusya tarafı da onay vermişti ve bu geçtiğimiz yıl içerisinde büyük oranda uygulandı, ara ara rejimin ihlalleriyle bu konu tekrar gündeme geldi. En son geçtiğimiz Ağustos ayında bir ateşkes daha yapıldı ve bu ateşkes çerçevesinde de İdlib’deki durumun nispeten daha sakin korunması için adımlar atılmaya devam edildi.

 

Bildiğiniz gibi bizim o bölgede 12 tane askerî gözlem noktamız var, askerlerimiz var, onlar öncelikle oradaki hem çatışmasızlık anlaşmasını, yani İdlib Mutabakatı’nı gözlemliyorlar hem de oradaki sivillerin güvenliğini sağlamak için tedbirler alıyorlar. Fakat son dönemde, özellikle son haftalarda İdlib’de rejim ihlallerinin giderek arttığını görüyoruz. Bu konuda biz Rusya tarafına da net bir mesaj ilettik. Sayın Cumhurbaşkanımız Cenevre’de Sayın Putin’le yaptığı telefon görüşmesinde bir ateşkes yapılması gerektiğini ifade etti. Fakat bugüne kadar maalesef bununla ilgili somut bir adım atılmadı. Dün bildiğiniz gibi bir heyetimiz Moskova’daydı, onlar da görüşmelerini yaptılar, orada bize önümüzdeki 24 saat içerisinde, yani şu anda içinde bulunduğumuz bu saatler içerisinde çatışmaların durdurulması, yani rejimin saldırılarının durdurulması konusunda bir çaba içerisinde olacaklarını ifade ettiler heyetimize. Şu anda biz tabii bu saldırıların durmasıyla ilgili süreci yakından takip ediyoruz ve bu saldırıların bir an önce durmasını ve bunun da yeni bir ateşkesle takvimi belli, çerçevesi belli hayata geçirilmesini bekliyoruz. Bizim Rus tarafından da temel beklentimiz budur. Aksi hâlde hem İdlib Mutabakatı ihlal edilmiş olacak hem İdlib’de yeni bir insani kriz ortaya çıkacak hem Türkiye’ye dönük yeni bir göç dalgası ortaya çıkacak hem de orada rejimin girmesi hâlinde yeni sivil katliamlar yaşanacak.

 

Bir diğer önemli neticesi de bunun, hayati derecede önemli olan bir diğer neticesi de, siyasi süreci tamamen sabote edecek sonuçları olacaktır. Dolayısıyla konunun ehemmiyetini kavramak ve ifade etmek açısından bu hususun altını özellikle çizmek istiyoruz. İdlib’deki sorun sadece Türkiye’nin sorunu değildir, aynı zamanda uluslararası toplumun sorunudur. Bu konuda biz de mevkidaşlarımızla, muhataplarımızla yaptığımız görüşmelerde mutabakatın korunması, sivillerin korunması ve siyasi sürecin hayata geçirilmesi ve devam ettirilmesi için de gerekli adımları atmalarını, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmelerini söylüyoruz, bu telkinlerimize bundan sonra da devam edeceğiz. Ama burada özellikle Rus tarafının daha büyük bir sorumluluk sahibi olduğunu hatırlatmakta fayda görüyoruz.

 

Fırat’ın doğusunda da bir süreç devam ediyor. Bildiğiniz gibi Barış Pınarı Harekâtı’yla birlikte bizim Rasulayn ve Tel Abyad bölgesinde oluşturduğumuz güvenli hat içerisinde nispeten sakin, istikrarlı bir barış ortamı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu bölgelerde de YPG-PYD terörizmi hiç ara vermeden devam ediyor. Bu terörist faaliyetler bazen sivillere dönük saldırılar şeklinde olabiliyor, bazen çıktıkları yerlere geri gelme şeklinde olabiliyor. Tabii bu terörist örgüt ana kimliğini değiştirmedi, bundan sonra da değiştirmeyecek. Bildiğiniz gibi zaman zaman bize gelip, işte PYD’yi, YPG’yi, PKK’dan ayrıştıralım, onlar siyasi bir hareket olarak devam etsin, Suriye merkezli bir oluşum olarak devam etsin gibi tekliflerle geldiler. Biz bu örgütün gerçek karakterini bildiğimiz için bunun mümkün olmayacağını, muhal ile iştigal etmenin de lüzumsuz bir şey olduğunu, vakit kaybından başka bir şey olmayacağını ifade ettik. Nitekim bugün yaşanan gelişmelerde, işte daha dün bir saldırı daha oldu biliyorsunuz. Bu görüşümüzün ne kadar haklı olduğunu bir kez daha teyit etti. Şimdi bu çerçevede zaman zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin, zaman zaman Rusya Federasyonu’nun YPG-PYD terör örgütüyle çeşitli biçimlerde ilişkiye girdiğini, onlara desteklediğini, yönlendirdiğini, askerî birlikler kurduklarını, belli bölgelere getirip götürdüklerini gözlemliyoruz. Bu konuda da çok net bir şekilde şunu ifade etmek istiyoruz: Bu terör örgütüyle girilen her tür angajman teröre verilmiş doğrudan ya da dolaylı bir destektir. Ve bu tür faaliyetler devam ederse ve bizim sınırlarımıza dönük bir hareketlilik olursa, Türkiye olarak bunların karşısında duracağımızı net bir şekilde ifade etmek istiyoruz.

 

Zaman zaman başka ülkelerin, bazı Körfez ülkelerinin de buradaki Ferhat Abdi Şahin adlı Mazlum Kobani kod adlı terör örgütünün elebaşlarından birisiyle çeşitli görüşmeler yaptıklarını, onu Türkiye’ye karşı kullanmak için bir arayışın içerisinde olduklarını da görüyoruz, bunu da not ediyoruz. Bunların da karşılıksız kalmayacağını açık bir şekilde ifade etmek isteriz. Suriye’de yaklaşık dokuz yıldır devam eden bu savaş sona erecekse, bu insani dram, bu kriz sona erecekse, burada herkesin terörle mücadele konusunda net bir tavrının olması lazım. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği konusunda da tavizsiz bir tutum içerisinde olması gerekiyor. Rejimin ihlalleri, rejime destek veren ülkelerin bu konudaki tavırları, tutumları bundan sonraki süreci de belirlemeye devam edecektir. Dolayısıyla bu mesele, daha önce de ifade ettik, göç meselesi olsun, siyasi sürecin ilerletilmesi olsun sadece Türkiye’nin sorumluluğunda olan bir mesele değildir. Uluslararası toplum bu konuda samimi ve ciddi ise üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli ve bu süreçte kendi küçük millî hesaplarından önce Suriye halkını öne koymalı, Suriye halkının barış, selamet ve huzuru için bir çaba içerisinde olmalıdır. Bu hususu da özellikle vurgulamak istiyorum. Zira önümüzdeki haftalarda bu konuda birtakım kritik gelişmeler, görüşmeler, ziyaretler de olacak.

 

Bir diğer önemli konu, tabii özellikle Libya’da yaşanan gelişmeler. Bütün dünyanın takip ettiği Libya’daki iç savaş hepimizi derinden üzmektedir ve aynı zamanda bizi de doğrudan ilgilendirmektedir. Uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler’in tanıdığı Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti’ne karşı Hafter güçlerinin yönelttiği saldırılar Nisan ayından beri neredeyse gene fasılasız bir şekilde devam ediyor. Burada biz muhataplarımızla bir araya geldiğimizde, Libya’da ancak siyasi bir çözümün mümkün olabileceğini, askerî bir çözümün söz konusu olmadığını ifade ediyorlar. Fakat bakıyorsunuz farklı ülkeler farklı şekillerde Hafter tarafına, yani meşru hükûmeti hedef alan kanada birtakım askerî destekler vermeye, siyasi ve parasal destekler vermeye devam ediyorlar.

 

Bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler çatısı altında bir Berlin süreci devam ediyor şu anda, bir Libya siyasi mutabakatı çerçevesinde sorunun askerî yöntemlere başvurmadan çözülmesi için bir süreç yürütülüyor. Biz de bu sürecin bir parçasıyız. Ocak ayında yapılacak toplantıda şartların olgunlaşması hâlinde BM çatısı altında Sayın Cumhurbaşkanımızın da bu zirveye liderler düzeyinde katılması öngörülüyor. Fakat bu zirveyle ilgili hazırlıklar devam ederken, Ocak ayının iki ya da üçüncü haftası yapılması planlanıyor, aynı zamanda Hafter’e daha fazla silah göndermek, asker göndermek, paralı asker, işte Wagner şirketi vesaire gibi paravan örgütler ya da şirketler üzerinden askerî destek vermek öncelikle bu süreci sabote etmek demektir. Burada uluslararası toplumun Hafter’e çok net bir mesaj vermesi gerekiyor; Hafter’in bu saldırılarını derhal durdurması gerekiyor, aksi halde Trablus’ta, Misrata’da, Sirte’de ve Libya’nın diğer bölgelerinde çok daha kanlı bir iç savaşın yaşanması kaçınılmaz hâle gelecektir. Biz burada uluslararası toplumun da tanıdığı meşru hükûmetin yanında yer almaya ve onlara gerekli desteği vermeye devam edeceğiz. Bu zor günlerde biz Libya halkını tabii ki kendi başına bırakamayız.

 

Aynı şekilde bildiğiniz gibi bu çerçevede biz 27 Kasım’da Libya meşru hükûmetiyle iki tane anlaşma imzaladık; bunun birisi güvenlik ve askerî iş birliği anlaşmasıydı, diğeri de deniz yetki alanları ve kıta sahanlığı anlaşmasıydı. Bu iki anlaşmadan da büyük rahatsızlık duyan çevreler var, bunu görüyoruz, hâlâ tepkilerden bu anlaşmanın estirdiği rüzgârın ya da kaldırdığı dalganın boyutlarını görmek mümkün. Biz tabii bunu anlamakta bazen zorlanıyoruz. Yani başka ülkeler Libya’yla ya da Libya başka ülkelerle bu tür ikili anlaşmalar yaptığında bu sert tepkiyi göstermeyen çevrelerin, Türkiye bu anlaşmayı yaptığında böyle bir tavır içerisine girmesi anlaşılabilir bir şey değil. İki egemen ülke arasında imzalanmış bir anlaşmadan bahsediyoruz. Üçüncü ülkelere tehdit teşkil etmeyen bir karşılıklı güven, iş birliği, askerî eğitim anlaşmasından bahsediyoruz. Ama kopartılan gürültüye baktığınızda, işte Türkiye Libya’ya girecek, Libya’yı işgal edecek, işte oradaki barış sürecini sabote edecek gibi birtakım haksız ithamların, iddiaların ortaya atıldığını görüyoruz. Bunların hangi çevrelerden geldiğini tahmin etmek zor değil, bunları da sizin takdirinize, kamuoyumuzun takdirine bırakıyorum. Ama hem askerî güvenlik ve iş birliği anlaşması hem de deniz yetki alanları anlaşması, öncelikle kendi ulusal çıkarlarımızı bir kazan-kazan perspektifinden Libya’yla birlikte teminat altına alma çabasının sonucudur, burada Türkiye kadar Libya tarafı da kazançlıdır.

 

Özellikle bu deniz yetki alanları konusunda Doğu Akdeniz’de yapılacak sismik araştırmalar, bulunan enerji kaynaklarının çıkartılması, işletilmesi, paylaşılması konularında Libya’yla son derece şeffaf, kuralları, kanunu, çerçevesi belli olan bir anlaşma yaptık. Dolayısıyla bunun gene üçüncü tarafları rahatsız edecek bir boyutu normalde yok. Şunu da ifade etmek isterim: Doğu Akdeniz’de başka ülkeler, örneğin Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan dörtlü bir araya gelip Türkiye’yi tamamen dışarıda bırakarak kendi aralarında birtakım toplantılar, anlaşmalar yaptıklarında, projeler geliştirdiklerinde bunlara kimse tepki veriyor. Türkiye’yi by-pass eden bir boru hattından bahsediliyor ki ekonomik olarak, finansal olarak son derece irrasyonel, pahalı, uygulaması neredeyse imkânsız olan bir projeyi sadece Türkiye’yi dışarıda bırakmak için bir müddettir değerlendiriyorlar. Ama bunun ekonomik olarak fizibıl olmadığını gördükleri için de bir türlü adım da atamıyorlar. Şimdi bütün bu süreç yaklaşık bir yıldır devam ediyor. Bunlar yaşanırken, işte bunlar başkalarının deniz yetki alanlarını ihlal ediyor gibi bir tartışma başlamamışken, biz Libya’yla böyle bir anlaşma yaptığımızda bir anda işte Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı hareket ettiğini dair birtakım iddialar dile getiriliyor.

 

Şunun altını tekrar çizeyim arkadaşlar: Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi hesaba katmayan hiçbir planın hayata geçmesi mümkün değildir. Aslında bu bizim Libya’yla geçtiğimiz on yıl içerisinde yaptığımız birçok anlaşmanın mütemmim cüzlerinden birisidir. Devlette süreklilik esastır. Kaddafi döneminde de yapılmış anlaşmalar vardı, şimdi bu hükûmetle de yapılan iki anlaşma var, bu hükûmetin başka ülkelere yaptığı, İtalya’yla, Fransa’yla yaptığı başka anlaşmalar da var. Kimse onların meşruiyetini sorgulamazken Türkiye’nin yaptığı anlaşmanın meşruiyetini sorgulamak da kimsenin haddine değil. Ama genel bir prensip olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışarıda bırakarak orada bir barış, huzur ve istikrar ortamının tesis edilemeyeceğini de herkesin bilmesi gerekiyor. Tabii zaman zaman işte Türkiye’ye buralara niye giriyor, niye taraf tutuyor gibi eleştirilerin de dile getirildiğini görüyoruz, bunu da anlamakta açıkçası zorlanıyoruz.

 

Türkiye’nin güvenliği Misakımillî sınırlarının ötesinde başlar. Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin dört bir tarafını güvence altına alacaksak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının barış, güven, huzur ve istikrar içinde yaşamasını teminat altına alacaksak -ki devlet olarak bizim görevimiz, önceliğimiz budur- bu güvenlik çemberini çok daha geniş bir ağda çizmek zorundayız. O yüzden Libya’da olup bitenler bizi ilgilendirir, Suriye’de olup bitenler, Irak’ta olup bitenler, Balkanlar’da, İran’da, Afganistan’da, Kafkaslar’da, yani çevremizde olup biten hadiselere bizim bigâne kalmamız, duyarsız kalmamız elbette mümkün değil.

 

Attığımız adımları da biz hiçbir zaman tek taraflı emperyalist birtakım güdülerle, saiklerle atmıyoruz, sürekli karşı tarafla görüşerek, eşit aktör muamelesi yaparak kazan-kazan ilkesine dayalı ilişkiler geliştiriyoruz. Biz bunu Irak’la da yaptık, biz bunu İran’la da yaptık ve diğer bütün komşularımızla. Dolayısıyla burada da sahada ve masada güçlü olmak Türkiye açısından bir tercih değil, bir zorunluluktur. Dolayısıyla Libya konusunu da bundan sonra biz yakın bir şekilde izlemeye devam edeceğiz, Suriye’deki gelişmeleri de yakın bir şekilde izlemeye devam edeceğiz.

 

Umarız 2020 yılı hem bu çatışma bölgelerinde, hem de geniş coğrafyamızda, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Kuzey Afrika’da, İslam dünyasında ve bütün dünyada barışın, huzurun hâkim olduğu bir yıl olur.

 

Bu temenniyle ben sözlerime burada ara vereyim, sizin sorularınızla devam edelim.”

 

Soru : “Türkiye özellikle Libya mutabakatı çerçevesinde Meclis bir yetki tezkeresi hazırlıyor. Bu tezkere Mehmetçiğin oradaki operasyonlara girecek mi, yoksa Libya askerlerini eğitim için mi orada olacak, bunu öğrenmek istiyorum?

 

3600 ek gösterge, polis, öğretmenler, din görevlileri bunu merakla bekliyordu, 2019 yılında çıkacağı söyleniyordu. Bu konuyla ilgili çalışmalar hangi durumda?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Bu toplantıda 3600 ek gösterge konusu gündeme gelmedi, ileriki dönemde gündeme gelebilir, ama bugünkü toplantıda bu konu gündemimizde yoktu.

 

Tezkere meselesine gelince, tabi Meclisin uhdesinde olan bir konu. Daha önce bildiğiniz gibi başka ülkelere de, Lübnan’a, Afganistan’a, Irak’a, diğer yerlere de asker gönderme konusuna da biliyorsunuz Meclisin bir yetkilendirme yapması gerekiyor, tezkere dediğimiz şey de bu. Tabi oradaki sıcak gelişmelere bağlı olarak böyle bir tezkere ihtiyacı doğabilir, Meclis de bununla ilgili bir çalışma yürütüyor. Tabi tezkerenin içeriği hakkında şu anda benim bir şey söylemem doğru olmaz, bu Meclisin yetkisinde. O ihtiyaçlara göre, yapılan anlaşma çerçevesinde şekillenecek bir tezkere.

 

Tabi biz prensip olarak meşru uluslararası toplumun tanıdığı Libya Hükûmetinin ve Libya halkının yanında olmaya devam edeceğiz, bunun gerektirdiği adımları da atmaktan sarfınazar etmeyiz. Bu askerî eğitim şeklinde olabilir, bu başka alanlarda destek şeklinde olabilir, siyasi destek şeklinde olabilir.

 

Bildiğiniz gibi biz Libya’da iç çatışmalar devam ederken, yani Kaddafi dönemi ve hemen sonrasında da orada birçok tahliye harekâtı yaptık, yaralıları getirdik burada eğittik. Bizim orada geçmişe sâri çok geniş bir alana yayılan ilişkilerimiz var, ekonomik ilişkilerimiz var, yıllarca Türk firmaları oralarda biliyorsunuz çok önemli müteahhitlik projelerine imza attılar, dönem dönem işte borç-harç meseleleri oldu, paralarını alamadılar, dönem dönem bunlar halledildi. Şu anda da mevcut şartları dikkate aldığınız zaman Libya gibi, yani çatışmaların da hâlâ devam ettiği, devlet otoritesinin henüz tam manasıyla kurulmadığı bir ortamda bile iyi-kötü ilişkiler ekonomik anlamda da devam ediyor. Dolayısıyla burada Libya halkının barış, huzur ve refahını sağlayacak gerekli adımlar neyse onları atma konusunda biz tabi ki Meclisle de yakın bir şekilde çalışmaya devam edeceğiz.”

 

Soru: “7 Aralık’ta yürürlüğe giren bir değerli konut vergisi var. Bu vergiye ilişkin bazı yorumlar, rahatsızlıklar dile geldi. Bu anlamda yeniden bir düzenlemenin yapılması söz konusu olacak mı?

 

Türkiye’ye yaptırımlar noktasında ABD Başkanı Trump’ın Kongreye bir rapor gönderdiği bilgisi var. Bu yaptırımların Türkiye’yi Rusya’ya daha da yakınlaştıracağı, Halkbank’a yaptırımın gereksiz olduğu yönünde. Bu anlamda Türkiye’nin değerlendirmesi ne olacak?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Değerli konut vergisiyle ilgili Sayın Cumhurbaşkanımızın bir değerlendirmesi oldu, bununla ilgili çeşitli kurumlardan da değerlendirmeler aldı kendileri ve bununla ilgili bir çalışma yapılması talimatını da verdiler. Burada önümüzdeki günlerde bir çalışma yapılacak. Tabi bu konuyla ilgili bir yıllık erteleme söz konusu olabilir, ama yapılacak çalışma tekemmül ettirildikten sonra Cumhurbaşkanımıza arz edilecek, ondan sonra tam müteşekkil bir şekilde ortaya çıktıktan sonra bunun üzerinde bir karar verilecek. Ama bu gelen değerlendirmeleri, eleştirileri, çağrıları dikkate aldığımız ifade etmek isteriz, dolayısıyla bununla ilgili Cumhurbaşkanımızın talimatıyla bir çalışma şu anda başlatılmış durumda.

 

Amerikan yaptırımları, yani Kongre’den çıkması muhtemel olan yaptırımlarla ilgili olarak Trump yönetiminin değerlendirmelerini biz prensipte olumlu buluyoruz. Sayın Trump Türkiye’yi önemseyen bir Devlet Başkanı, Türkiye’yi Amerika’nın kaybetmemesi gerektiğini bilen bir lider. Fakat içinde bulunduğu şartlar, Kongreden gelen baskı, bazen kendi devlet yapısı, Pentagon ve onun değişik kolları, yani güvenlik bürokrasisinden, zaman zaman istihbarat bürokrasisinden gelen baskılar, kamuoyundan, medyadan ve başka yerlerden gelen baskılar şu anda Amerika’da özellikle Kongre merkezli son derece Türkiye karşıtı irrasyonel bir havanın oluşmasına neden olmuş durumda.

 

Daha önce biliyorsunuz Temsilciler Meclisinden henüz bağlayıcılığı olmayan yaptırımlarla ilgili bir tasarı geçti, Ermeni meselesiyle ilgili birtakım tasarılar geçirdiler. Şimdi Ocak ayı içerisinde de yeni bir yaptırım tasarısından ya da bunun geçirilmesiyle ilgili çalışmalardan bahsediliyor, biz de bunları yakından takip ediyoruz. Şimdi o tasarıyla baktığınız zaman, kendi içinde hiçbir bütünlüğü olmayan, merkezinde sadece Türkiye karşıtlığı olan bir yaklaşımın olduğunu görüyoruz. Bunun içinde S-400’ler var, F-35’ler var, Türk Akımı var, Doğu Akdeniz var, işte Güney Kıbrıs Rum Kesimine silah ambargosunun kaldırılması var ve başka birçok madde.

 

Şimdi buraya baktığınız zaman, artık meselenin bir S-400 meselesi olmadığı, konunun çok başka bir yere kaydırıldığı görülüyor. Kongredeki bu Türkiye karşıtı havanın Türk-Amerikan ilişkilerine hiçbir faydasının olmadığını bir defa daha ifade etmek istiyoruz. Biz kongre üyeleriyle oturup konuştuğumuz zaman, açıkçası Türkiye konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını, yanlı ve taraflı kaynaklardan beslendiklerini de görüyoruz. Kendilerini tabi ki sürekli bilgilendiriyoruz, gerek oradaki lobi piar şirketlerimiz, gerek Dışişleri Bakanlığımız, Büyükelçimiz, Meclisimiz, buradan giden heyetler ve diğer bütün kurumlarımız. Ama maalesef orada adeta bir duvar örülmüş, Türkiye karşıtlığı üzerinden Amerikan iç siyasetinde bir alan oluşmuş ve bazı kongre üyelerinin özellikle Trump’la yürüttükleri siyasi kavganın bir parçası hâline getirilmiş Türkiye.

 

Şimdi Trump yönetimi de tabi özellikle bu azil süreciyle ilgili olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Ama büyük fotoğrafa baktığı zaman, Sayın Trump’ın Türkiye’nin önemini takdir eden bir durumda olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Zaten Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisiyle yaptığı ikili görüşmelerde de, heyetler arası görüşmelerde de bu konuyu kendisi sıkça dile getirdi, getiriyor. En son bildiğiniz gibi Japonya’da da G-20 Toplantısında kameraların bunu söyledi, bu yaptırımların faydasının olmayacağını, Türk-Amerikan ilişkilerine bir katkı sağlamayacağını, 100 milyar dolarlık ticaret hedefine ulaşmamızın önünde bir engel olacağını açıkça ifade etti. Ama tabi Amerikan sisteminin kendi şartları içerisinde bu görüşünü ne kadar hayata geçirebilecek, bu yaptırımları ne kadar engelleyebilecek yahut sındırabilecek, bunu da göreceğiz.

 

Ama buradan tekrar Kongreye bir çağrı yapmak isterim ben, yaptırım diliyle, tehditlerle Türkiye’ye karşı bir tutum içinde olmalarının kimseye faydası olmaz. Türkiye’yi yaptırım diliyle ‘hizaya getirmek’ gibi bir beyhude çabanın içerisinde olmasınlar. Türkiye gibi NATO müttefiki, son derece önemli bir dostlarını, müttefiklerini bu tür tavırlarla, yaptırımlarla, tehditlerle korkutamayacaklarını bilmeleri gerekir. Türkiye inandığı temel millî meselelerinde kendi millî çıkarlarını korumak için gerekli bütün adımları atmaya devam edecektir.

 

S-400 konusunda biz Amerikan tarafına ben O'Brien’la yaptığım görüşmelerde -ki dün akşamki görüşmemiz de buna dâhil birçok teklif götürdük- bir heyet kuralım, isterseniz NATO şemsiyesi altında olsun, isterseniz ikili olsun, bu konuları teknik olarak konuşalım, dile getirdiğiniz endişeleri izale edecek birtakım adımları birlikte atalım. Üçüncü tarafları da katalım, onlar bir anlamda gözlemcilik yapsınlar, tarafsız bir şekilde gözlemlesinler. Ama baştan bunu kestirip atıp, hayır, hiçbir şekilde biz bunu kabul etmiyoruz dediklerinde, orada artık egemenlik haklarımızı tecavüz eden bir tavrın içerisine girmiş oluyorlar.

 

Patriot’ları alma konusunda bildiğiniz gibi Türkiye çok uzun yıllar çaba sarf etti, ama bir netice alamadı; bunun sorumlusu biz değiliz, bunun sorumlusu Amerikan tarafıdır. Hatta geçen yıl bu konu tekrar gündeme geldiğinde, yani Patriot’ların alınması söz konusunda olduğunda bize gelen teklif açıkçası bizim için gene tatminkâr bir teklif değildi, gerek fiyat konusunda, gerek kredi konusunda, gerek ortak üretim, gerekse teslim tarihi konusunda bizi tatmin edici bir teklifle gelmediler. Ama orada bile bir ön şart koştular, S-400’leri elinizden çıkartmadan size Patriot satmayız dediler. Şimdi böyle bir ön şartı bizim kabul etmemiz mümkün değil.

 

Dolayısıyla Türkiye alternatifsiz değildir, nasıl enerji kaynaklarını çeşitlendirmek durumundaysa savunma sanayiyle ilgili kaynaklarını da çeşitlendirecektir, bundan sonra da başka alternatiflere yönelebilir. Ama bu tür tehdit dilinin Türkiye’yi tam da yönelmesini istemedikleri yerlere iteceğini de bunların bilmesi gerekir. Ondan sonra da dönüp Türkiye’ye, neden böyle yaptınız, niye oraya gittiniz, niye bu anlaşmayı yaptınız diye suçlamak için ellerinde hiçbir hakkın, tutamağın, gerekçenin olmayacağını da açıkça bilmeleri gerekiyor.”

 

Soru: “Rusya’daki görüşmelere ilişkin Suriye konusunda kısmi bir anlaşma varıldığını açıkladınız ateşkes anlamında. Libya konusunda bir anlaşmaya varıldı mı? İki ülkenin Libya konusundaki pozisyonlarına ilişkin değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Dün ve bugünkü toplantılardan çıkan netice, Rus tarafının İdlib’deki çatışmaları, daha doğrusu rejim saldırılarını durdurma yönünde önümüzdeki 24 saat içerisinde bir çabanın içerisine gireceği yönünde, biz şu anda bunu bekliyoruz.

 

Libya konusunda meşru Libya Hükûmetinin dışındaki alternatiflerin çözüme katkı sağlamadığını açık bir şekilde gördük. Geçtiğimiz Nisan ayında Hafter ve Sarraj tarafı, iki taraf bir araya gelip Abu Dabi’de bir anlaşma imzaladılar siyasi süreci ilerletmek amacıyla. Bu anlaşmadan sadece 15 gün sonra Hafter bu anlaşmayı yok sayarak tekrar Trablus ve civarına dönük saldırılara başladı ve Nisan ayından beri değişmeyen tablo bu. Geçtiğimiz Nisan ayında yapılan mutabakatı hiçe sayan Hafter hâlâ Trablus’a saldırmaya devam ediyor. Anlaşmayı ihlal eden taraf Hafter olduğu hâlde, Sarraj Hükûmetine yardım yapan ya da destek veren Türkiye eleştiriliyor, kimse Hafter’i durdurma yönünde somut bir adım atmıyor. Açıkça isim vererek söyleyeyim, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, hem bölgeden topladıkları askerleri, paralı askerleri, uçakları, silahları, topları, tankları Hafter’e vermek suretiyle açıkça bir taraf olduklarını ifade ediyorlar. Ama asıl önemlisi, bütün bu yaşanan süreç BM’nin öncülüğünde devam ettirilen siyasi müzakereleri sabote etmektedir. Sarraj tarafı şu ana kadar son derece yapıcı bir tutum içerisinde olmuştur.

 

Bir örnek vereyim size, bizim katıldığımız Berlin toplantılarında Birleşmiş Milletler Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame bir teklifle geldi, dedi ki ‘askerî konuları konuşmak üzere Sarraj ve Hafter tarafından 5’er kişi isteyeceğim, bu heyet çatışmaların bir an önce durdurulması, herkesin ilk çatışmaların başladığı pozisyona geri dönmesi için bir çalışma başlatacağım.’ Biz de P5+5 ülkeleri olarak, yani Berlin sürecine katılan ülkeler olarak buna olumlu baktığımızı ifade ettik ve Gassan Selame bununla ilgili çalışmalarına başladı. Bugün itibarıyla, BM’nin kendi raporunda da var bu, Sarraj tarafı bu askerî heyete isim verdiği hâlde Hafter tarafı tek bir isim dahi vermiş değil şu anda. Şimdi burada bu süreci tıkayan kim, bunu sabote eden kim? Şimdi bu süreç böyle devam ederken, Rusya dâhil olmak üzere Hafter’e bu askerî desteğin verilmesi oradaki sürece katkı sunmamaktadır, bunu açık ve net bir şekilde ifade etmek durumundayız.

 

Bizim beklentimiz, bizim çabamız, bizim gayretimiz, özellikle Libya’da bu çatışmaların bir an önce durması, ateşkesin BM çatısı altında derhal ilan edilmesi, herkesin Nisan ayındaki pozisyonuna geri dönmesi ve siyasi müzakere yolunun bir an önce açılmasıdır.”

 

Soru: “1 Ocak itibarıyla asgari ücretin ne olacağı merak ediliyor. İşverenler durumlarını açıkladılar, işçi temsilcileri de 2 bin 578 liranın altında bir ücreti kabul etmeyeceklerini ifade ettiler. Sayın Cumhurbaşkanı Çalışma Bakanıyla görüşüp belki de bir jest yapabiliriz demişti. Bu konu gündeme geldi mi? Hükûmetin kafasında bir rakam var mı; bu merak ediliyor.

 

Kanal İstanbul’la ilgili tartışmalar devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanı kısa zamanda ihaleye çıkılacak dedi. Anayasa Mahkemesi’nden bugün kritik bir karar geldi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi protokolden çekildiğini ifade etti. Diğer taraftan ÇED raporu yayınlandı. İstanbullulara Kanal İstanbul’u istiyor musunuz ya da istemiyor musunuz diye bir soru yönetilmesi daha önce Sayın Cumhurbaşkanının Başbakanlığı dönemimde plebisit tartışması olmuştu Topçu Kışlasıyla ilgili, böyle bir durum söz konusu olabilir mi?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Asgari ücret konusu bugün Kabine Toplantısında gündeme gelmedi, ama Çalışma Bakanımız bu konuda bir çalışma yapıyor, bunu diğer kurumların ve ilgili tarafların, asgari ücrete taraf olan işveren-işçi taraflarının bütün değerlendirmeleri alınmak suretiyle bir noktaya gelecek, o noktada da tabi ki Cumhurbaşkanımızın da bir değerlendirmesi olacak. Yani burada jesti hani rakamın inmesi-çıkmasından ziyade herkesin taleplerini karışlayacak bir orta yolun bulunması şeklinde anlamak daha isabetli olur. O konudaki çalışma devam ediyor şu anda.

 

Kanal İstanbul’la ilgili, arkadaşlar, öncelikle şunu söyleyeyim: Bu yeni bir konu değil, biliyorsunuz yıllardır aslında gündemde olan, Cumhurbaşkanımızın daha sonra çılgın proje diye isimlendirdiği, İstanbul’un özellikle Boğaz trafiğini rahatlatacak, güvenliğini artıracak bir proje. Daha önce de bu konu konuşuldu, bununla ilgili biliyorsunuz bir ön çalışma daha önce de yapılmış idi. Şimdi neden gündeme geldi? Muhalefet Partisi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi sanki kendi yetkilerindeymiş gibi biz bu projeyi yaptırmayız diye bir tezle ortaya çıktılar. Şimdi bu her şeyden önce bir devlet projesidir, bu bir belediye projesi değil, bu bir siyasi parti projesi değil, bir siyasi muhalefet partisi projesi değil, bu bir devlet projesi.

 

Bununla ilgili bütün değerlendirmeler yapıldı, yapılmaya da devam edecek. Yani bunun hukuki tarafı, işte ÇED raporu, finansal tarafı, bütün bu boyutlarıyla incelendi ve bunun yapılmasının İstanbul’un bundan sonraki 10-20-30 yıllık geleceği ve gelişmesi açısından çok büyük katkılar sağlayacağı açık bir şekilde görülüyor. En önemlisi de, İstanbul Boğaz’ının trafiğini rahatlatacak, geçmişte yaşanan kazaların tekrar etmemesi için de yeni imkânlar sunacak bir projedir bu.

 

Ayrıca, orada ikinci bir şehir kurmak suretiyle İstanbul nüfusunun, özellikle İstanbul diyelim, sur içi ve civarındaki o yoğunlaşmayı, diğer yerlerdeki yoğunlaşmayı da şehrin diğer tarafına taşıyacak, nüfusun da biraz daha dengeli dağılımını sağlayacak, yeni yaşam alanlarının ortaya çıkmasını imkân sağlayacak bir proje. 

 

Şimdi muhalefetin konuyu buradan yaptırırım-yaptırmazsın meselesine getirmesi çok garip açıkçası. Yani burada dediğim gibi bu bir devlet projesi, bu konuda ilgili kurumlarımız çalışmalarına devam ediyorlar. Çevre Bakanımız da bugün bir açıklama yaptı biliyorsunuz, o konuda yetki tek taraflı olarak Belediye Başkanının kendisinde değil, mecliste bir yetkilendirme yapılmıştır, bununla ilgili Çevre Bakanlığımızın da bir değerlendirmesi olacaktır, hukuki olarak buna tabi ki bakılacak, son tahlilde İstanbul’da yapıldığı için tabi ki İstanbul’daki paydaşlar, Büyükşehir Belediyesi ve diğer paydaşlar da bu sürecin bir parçası olacaklar. Ama netice itibarıyla Türkiye için bu yapılabilir bir projedir, bunu yaptırmayız gibi yaklaşımlarla engellemeye çalışmak çok anlamlı gelmiyor.

 

Bakın, biz en sıkıntılı dönemlerimizde, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sadece iki ay sonra 3. köprüyü açtık, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü açtık. Yapılamaz, finans bulunamaz, kimse bu işe girmez denildi, İstanbul Havalimanı’nı yaptık. Yani bu tür büyük projeler artık Türkiye için yapılamaz, imkânsız, uzakta, birtakım fantastik fikirlerden ibaret değil, bunlar artık yapılabilir şeyler, daha da önemlisi İstanbul’un ihtiyacı olan projeler. Dolayısıyla burada biraz daha büyük bir zaviyeden, daha geniş bir ufaktan bakmak gerekiyor.

 

Yani geçmişte de bu yaptırmayız, ettirmeyiz tarzı yaklaşımların netice vermediğini biz gördük. Hele ki Cumhurbaşkanımızın bu konulardaki inancı ve kararlılığı söz konusu olduğunda, çünkü bu projeye gerçekten inanıyor, İstanbul için inanıyor, Türkiye için inanıyor, yani İstanbul’da yaşayan her birey için, Türkiye’ye gelen her birey için inanıyor, onun faydasına olduğuna inanıyor ve biz de bunu objektif olarak, bilimsel olarak gördüğümüz için bu projenin yapılabilir olduğunu, yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

 

Bu süreç tabi devam edecek, belli ki bu konu bir siyasi polemik meselesi olmaya devam edecek. Ama ben tekrar ifade edeyim, Kanal İstanbul bir devlet projesidir, bir siyasi partinin ya da belediyenin projesi değildir.”

 

Soru:  “Sayın Cumhurbaşkanı Montrö tartışması başladığında, ‘acaba faydası mı oldu, ne kazandırdı, ne kaybettirdi bunu bir düşünelim’ demişti. Sayın Cumhurbaşkanının sözleri Montrö’nün tartışmaya açılaması anlamına mı geliyor? Sayın Bahçeli’nin de bugün bu konuyla ilgili bir uyası oldu, Montrö’yü tartışmaya açmak bir beka sorunudur Türkiye için dedi. Bu uyarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Rusya’nın zaman zaman YPG-PKK terör örgütüyle temasa geçtiğini. Bugün de Anadolu Ajansının bir haberi vardı, Suriye Haseke’de YPG-PKK teröristlerinin işgali altındaki bölgelerde Rusya’nın kendi askerî noktalarını korumak için bir birlik kuracağı ve 400 kişiden oluşacak birliğe katılacakları YPG-PKK teröristlerini eğiteceği yönünde bir haber çıkmıştı. Ne söyleyeceksiniz?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Montrö’yü tartışmaya açmayız, Montrö Boğazlar Anlaşması Türkiye’ye Boğazlar konusunda tam yetki veren bir anlaşmadır. Bunun tabi belli şartları var, yani oradan geçişler, geçitler, geçilen malzeme, askerî malzeme, işte diğer teknik birtakım şeyler, yani emtiayı saymıyorum, malları saymıyorum, bunlarla ilgili kurallara bağlanmış bir anlaşma var burada. Kanal İstanbul bu anlaşma kapsamında yapılacak bir projedir, Montrö’yü mülga edecek, ortadan kaldıracak bir proje değildir, bir kere bunu açık bir şekilde ifade edelim. Yani Boğazlar Türkiye’nin yetkisi içerisinde Montrö Boğazlar Anlaşması çerçevesinde kontrolü yapılan, bizim coğrafyamızın parçası olan bir yerdir, Kanal İstanbul’un statüsü de bundan farklı olmayacaktır.

 

Rusya’nın Haseke’de YPG-PYD terör örgütüyle böyle bir angajmana girdiğiyle ilgili haberleri biz de gördük, bunu Rus mevkidaşlarımıza da hemen ilettik. Demin de ifade ettiğim gibi, Fırat’ın doğusunda YPG ve PYD’yi anlaştığımız 30 kilometrelik o hattın dışına çıkarma dışındaki bütün faaliyetler ve YPG ve PYD’yle yapılan bütün angajmanlar bir tür o terör örgütüyle iş birliği yapmaktır, doğrudan ya da dolaylı olarak onlara destek vermektir. Bu konuda Rus tarafına üzerine düşeni yerine getirmesi çağrımızı tekrar yeniliyoruz. Burada bu terör örgütünün ne amaçla hareket ettiği, bulunduğu bölgelerde neler yaptığı herkesin malumu, bunları şimdi tekrar etmeme gerek yok.

 

Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından, siyasi birliği açısından bir kere bu terör örgütünün orada tamamen nötralize edilmesi gerekiyor, ilk planda 30 kilometrenin altına indirilmesi gerekiyor. YPG’nin amacının DEAŞ’la mücadele olmadığını, DEAŞ’ı kendine alan açmak için bir koz olarak kullandığını açık bir şekilde gördük, görüyoruz. Müttefiklerden beklentimiz de, bu terör örgütüne yeni imkân ve fırsat alanları açacak her tür adımdan kaçınmalarıdır.”

 

Soru: “Ankara Büyükşehir Belediyesi’yle bir iş adamı arasında bir tartışma var yapılan bir inşaata ilişkin. İçişleri Bakanlığı da müfettiş görevlendirdi rüşvet iddiaları üzerine. Bu yapılan imarlarla ilgili bu dönem belki bir araştırma yapılacak ama geçmişe dönük yine bu imar rantının elde edilip-edilmediği, daha önce alınan karalar, çünkü daha önce mevcut iktidarın mensubu bir isim tarafından yönetiliyordu, bunlar da araştırılacak mı, tüm bu süreçler ortaya konulacak mı? Ve bu tartışma hakkında ne düşünüyorsunuz?”

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Bu konuyla ilgili İçişleri Bakanlığımız bir görevlendirme yaptı. Bir tartışma var, birtakım iddialar var iki tarafta, tabi ki bütün gerçeklerin ortaya çıkması kamu yararınadır, dolayısıyla İçişleri Bakanlığımızın bu konudaki tasarrufu son derece yerindedir. Tabi ne çıkacak hep birlikte göreceğiz. Şimdi ben kendimi bir mahkeme yerine koyup lehte ya da aleyhte bir görüş belirtemem, o soruşturmadan ne çıkacağını hep birlikte izleyeceğiz.

 

Ama prensip olarak geçmişte de bildiğiniz gibi belediye başkanları olsun, diğer kamu görevlileri olsun, biz hep şu ilkeyle hareket ettik: Hiç kimse kanunun üzerinde değildir. Bir belediyede veya bir başka kamu kurumunda bu tür iddialar varsa, rüşvettir, irtikâptır, görevi kötüye kullanmaktır vesaire, bunlarla ilgili her zaman İçişleri Bakanlığı, savcılık harekete geçer, geçmelidir de. Siyasi açından sorduğunuz için söylüyorum bunu, geçmişte AK Parti belediyeleriyle ilgili de benzer soruşturmalar yapılmıştır bu tür iddiaların olduğu yerlerde. Dolayısıyla burada biz hiçbir zaman şu ya da bu parti  arasında bir ayrım yapıp, kanun önünde bunlar eşittir, bunlar değildir gibi bir tutum içerisinde olmadık.

 

Buradaki temel prensip de, gene hiç kimse kanunun üstünde değildir, kanunlar neyi gerektiriyorsa bu konuda İçişleri Bakanlığımız teftişini yapar, raporunu hazırlar, ondan sonra mahkeme süreci başlayabilir, bilemiyorum, çünkü onların kendi aralarında da birtakım karşılıklı suç duyuruları var, başvurular var vesaire, bu süreci hep birlikte izleyeceğiz.

 

Ama bizim açımızdan önemli olan, bu iddiaların en kısa sürede aydınlatılması, bir ihlal varsa, bir suç varsa bunun gereğinin de yargı makamları tarafından yapılmasıdır."dedi



Haber okunma sayısı: 165

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

minik-ortaktan-15-temmuz-aciklamasi

Minik ortaktan 15 Temmuz açıklaması

12 Temmuz 2020 Pazar 19:23
turkiyenin-en-yuksek-koprusu-acildi

Türkiye'nin en yüksek köprüsü açıldı

11 Temmuz 2020 Cumartesi 23:35
hukuk-sistemine-agir-darbe-vuruldu

Hukuk sistemine ağır darbe vuruldu

11 Temmuz 2020 Cumartesi 23:19
bahcelinin-yeni-hedefi-orhan-pamuk

Bahçeli'nin yeni hedefi Orhan Pamuk

11 Temmuz 2020 Cumartesi 23:04
srebrenitsa-soykirimini-unutturmayacagiz

Srebrenitsa soykırımını unutturmayacağız

11 Temmuz 2020 Cumartesi 22:35
akp-gidici

AKP gidici

11 Temmuz 2020 Cumartesi 11:12

ÜLKE GÜNDEMİ

Koronavirüsten sonra eğitimin geleceği

Kovid-19 salgını nedeniyle yaşanan dijital devrim ve uzaktan eğitim süreci, okul ve meslek tercihlerini de

Bilsinler ki biz bunun peşini bırakmayız

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, TBMM'de düzenlendiği basın toplantısında, gündeme ilişkin

Bütün olumsuzlukların takipçisi olacağız.

MHP Genel Başkan Yardımcısı, Erzurum Milletvekili Kamil Aydın, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında,

Erkek şiddetini önleme mekanizmaları çalışmıyor

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı tarafından hazırlanan Haziran ayı raporunda artan şiddet vakaları,

Göçebe oyunları 2021 yılına ertelendi

Tüm dünyada geleneksel sporların ve oyunların tanıtılması, yaygınlaşması ve profesyonelleşmesi için

EYT’liler, 5 müteahhide değişiliyor mu?

Emeklilerin yaşamları boyunca, prim ödeyerek, ekonomiyi ayakta tutup, yetim muameleleri görmelerinin hazmedilebilir

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL