27 Ekim 2020 Salı

Zaman ve uzay boyunca on tuhaf gizem

zaman-ve-uzay-boyunca-on-tuhaf-gizem

Tarih boyunca insanlar açıklanamayan fenomenleri ve tuhaf gizemleri çözmeye çalışıyor. İnsan olarak, anlamadığımız şeyler genellikle bizi büyüler. Bazen anlamadığımız şeylerden korkarız. Ama bulmacaları çözmek için elimizden geldiğince denemeye devam ederiz.
24 Eylül 2020 Perşembe 17:38

 Prehistorik Taştaki Tuhaf Araba İzleri: Bunları Geride Kim Bıraktı?

 

Misrah Ghar il-Kbir, Malta'da Araba Ruts.  (SA 3.0 TARAFINDAN Lysy / CC)

 

Malta takımadalarındaki Malta ve Gozo adalarında bulunan taşların üzerinde bugüne kadar sırrı çözülemeyen derinlemesine kesilmiş gibi görünen yüzlerce paralel çizgi yer alıyor. Yüzyıllar önce açıldığı tahmin edilen bu derin ve bir birine paralel çizgiler uzmanları şaşırtıyor. Bu Garip izlerden bazıları uçurumlardan aşağıya atlarken bazıları karadan okyanusun içine doğru devam ediyor. 



 

Bu esrarengiz izleri kim yaptı ve neden?

 

Kayalara oyulmuş, adaları çapraz bir şekilde dolaşan, özellikle Malta'da tarih öncesi bir uçurum olan Misrah Ghar il-Kbir'e kadar uzanan bu izlerin Malta'nın sözde "araba rayları ", yada antik dünyanın demiryolları olarak düşünülüyor.

 

İnsan yapımı olduğu anlaşılan kanallar, adaların kireçtaşı kayalarına oyulmuş paralel halinde uzayan çift kanallardır. Kanalların derinliği 8 ila 15 santimetre, bazı yerlerde ise 60 santimetre . İki kanal arasındaki genişlik ise yaklaşık 140 santimetre.Ancak bu ölçüler adaya göre değişkenlik gösteriyor. Malta'daki San Gwann sahasında ölçülen izlerin derinliği 50 santimetreden az değil. Bu da onları bulunabilecek en derin yol yapıyor .

 

İtalya, Yunanistan, Türkiye, İspanya, Fransa ve Almanya'da benzer izler bulunsada, bunların aynı kökenden geldiğini söylemek zor. Farklı ama bilinen amaçlar için oluşturulduklarını söylemek mümkün. 

 

İtalya, Yunanistan, Türkiye, İspanya, Fransa ve Almanya'da bu tür parkurların bir kısmı yerine göre taş işçiliğiyle inşa edildi ve bazı desenlerde vagon raylarındaki doğal erozyondan kaynaklandı . Bu farklılıklar Malta parkurlarını dünyada benzersiz kılıyor.

 

Erken Tarihte UFO'lar

 

Dünya dışı varlıklar, UFO’lar ve daha nicesi, şu an bile insanoğlunun en merak duyduğu ve üzerinde araştırmalar yaptığı alanların tepesinde yer alıyor. Bu durum geçmiş dönemlerde de tazeliğini tıpkı bugünkü korumuş, hatta yapılan bazı resimlerde bundan sanki direkt olarak bahsedilmiş. İnsanı işkillendiren, ‘sanki bize UFO’ları anlatmışlar’ dedirten 10 tarihi resme bir bakalım

 

"The Annunciation with Saint Emidius", (Aziz Emidius'tan Duyuru) (1486)

 

 

Hz. İsa’nın doğumunu Hz. Meryem’e müjdelemek için yapılan bu eserde birçok kişi, Hz. Meryem’in üzerinde parıldayan ışık halkasının bir UFO olduğunu öne sürüyor.

 

"Ume No Chiri", (1844)

 

 

"Toen shōsetsu" (1825),  "Hyōryū kishū" (1835) ve "Ume-no-chiri" (1844) gibi üç farklı Japonca metinde tasvir edilen bu nesne, 1803'te Doğu Japonya'nın Hitachi kıyılarında sürüklenmekte olan, gizemli ve bilinmeyen bir cisim olarak anlatılıyor. Tasarımıyla insanın zihnini bulandıran nesnenin ne olduğu hala çözülebilmiş değil.

 

"Glorification of the Eucharist", (Eucharist'in Yüceltilmesi), (1600)

 

 

İtalyan ressam Ventura Salimbeni’nin 17. yüzyılda yaptığı bu çalışma, Hz. İsa’nın, Tanrı’nın Krallığı’na bakmasını gösteriyor. Fakat bazı kimseler, resimdeki ilginç yuvarlak nesnenin Rusların Sputnik uydusuyla benzerlik gösterdiğini iddia ediyor.

 

"Saint Wolfgang and the Devil", (Aziz Wolfgang ve Şeytan) (1475)

 

 

Rönesans döneminin ünlü ressamlarından Michael Pacher, bu eserinde şeytanın Wolfgang’ı kandırarak bir kilise inşa ettirdiği efsaneye atıfta bulunuyor. Bazı araştırmacılar ise resimde tasvirin şeytana değil, dünya dışı bir varlığa ait olduğunu öne sürüyorlar.

 

"The Baptism of Christ", (Mesih'in Vaftizi) (1710)

 

 

18. yüzyılda Hollandalı sanatçı Aert De Gelder tarafından yapılan eser hakkında UFO araştırmacıları, Vaftizci Yahya’nın ve Hz. İsa’ın üzerine ışık saçan disk benzeri bu nesnenin, bir UFO olabileceğini düşünüyorlar.

 

Peru’daki Tepe Oymaları

 

 

Peru’da, tarihi 1 ila 6. yüzyıl arasına uzanan, eski Peru halkları tarafından tepelere oyularak yapılmış resimler bulunuyor. Hakkında birçok teorinin bulunduğu bu resimde kimilerine göre bir uzaylı figürü tasvir ediliyor.

 

"Madonna with Saint Giovannino", (15. Yüzyıl) Domenico Ghirlandaio

 

 

İtalyan Rönesans sanatçısı Domenico Ghirlandaio’nun 15. yüzyılda yaptığı bu eserinde Meryem Ana’nın iki çocuğuna baktığı tasvir ediliyor.

 

 

 

Fakat resme biraz daha yakından bakıldığında, -bazı araştırmacılara göre- tabloda uzaylıların varlığına işaret edildiği iddia ediliyor. 

 

Visoki Decani Manastırı'ndaki Çarmıha Gerilme Resmi (1350)

 

 

Visoki Decani Manastırı'nda bulunan çarmıha gerilme resminde de ilginç bir detay bulunuyor.

 

 

 

Resme biraz daha yakından bakıldığında, sanki bir kişinin tek kişilik uzay gemisine bindiği tasvir edilmiş.

 

Uzay Gemisine Benzeyen Mağara Resmi

 

 

Geçmişi 15 bin yıl öncesine dayanan bu mağara resminde, açıkça uzay gemisine benzeyen bir cisim görülüyor.

 

Astronota Benzeyen Mağara Resmi

 

Yine tarihi M.Ö. 10 bin yılına uzanan mağarada yapılmış bir başka resimde, sanki astronotlara benzer figürler görülüyor.

 

Kayıp diyarlardan gelen tuhaf ziyaretçiler

 

Paralel Evrenler Kuramına göre; insanlar veya hayvanlar, istekli ya da isteksiz bir şekilde paralel dünyalara tuhaf bir biçimde geçiş yapabilirler.

 

Bu çok ender karşılaşılan bir durum olsa da imkansız değildir. Bu enteresan olaya neyin sebep olduğu ise gizemini korumaktadır.

 

Yeşil Çocuklar

 

Ortaçağ İngiltere’sindeki Woolpit Köyüne, Ten rengi yeşil olan ve garip elbiseler giyen biri kız bir erkek iki kardeş çıkageldi.

 

Tuhaf giysiler giyiyorlar ve ilginç bir dil konuşuyorlardı. Köye geldiklerinde insanlardan saklandılar ve çiğ fasulyeyi keşfedene kadar bir şey yemediler. Ağır bir rahatsızlık geçiren kardeşlerden erkek olan öldü fakat kız kardeş yavaşça iyileşti ve İngilizce konuşmayı öğrendi. Diğer insanlarla iletişim kurmayı öğrenen kız çocuk geldiği yerin Alacakaranlık Adası denilen ve etrafının yeşillerle kaplı olduğu St. Martin olduğunu söyledi.

 

Kızın dediğine göre bu adada kardeşiyle birlikte sığır sürüsü besliyorlardı. Yine bir gün hayvanlarını otlatmaya gittiklerinde gürültülü bir ses duymuşlar ve sonrasında kendilerini bu köyde bulmuşlardı.

 

Tauret’ten Gelen Adam

Olay 1954 yılında Tokyo’dayaşanmıştır. Tokyo’da bulunan hava alanına normal seyrinde gelen bir uçak iniş yapmış ve yolcuların pasaport kontrolleri başlamıştır. Pasaport kontrolleri devam ederken sıra bir adama gelirve olayın başlama noktası da tam bu andır. Adam pasaportunu görevliye uzatır. Görevli inceledikten sonra bir adama, bir pasaporta bakar çok şaşırmış bir halde bir daha pasaporta bakar ve hemen güvenlik güçlerini çağırır. Çünkü pasaportta ilginçlik vardır .!

 

Güvenlik güçleri adamı apar topar göz altına alırlar ve sorgu odasına götürürler. Adamın ana diliFransızca’dır, ama Japonca’yı da çok akıcı bir şekilde konuşabilmektedir. Sorguya alınan adamın pasaportu  Dünya üzerinde bulunmayan bir ülkeye aittir …! Pasaport Taured adında bir ülkeye aittir. Pasaport araştırıldığında işler daha da garipleşir çünkü bu adam bu pasaportu ile birçok ülkeye gitmiştir ve Japonya’ya daha önce 3 kere gelmiştir.! Adam, kendisini iş adamı olarak tanıtmıştır. Üzerinden çıkan bir cüzdanda Alman Markı, ABD Doları ve bir miktar Japon Yen’i çıkıyor.

Bu adama Taured isimli bu ülkenin nerede olduğu sorulunca, Andora Prensliği, Fransa ve İspanya’nın ikisinden ufak topraklar alarak kurulmuş bir ülke olduğunu söyler.

 

Bu adama neden Japonya’ya geldiği sorulunca uluslararası bir şirketi olduğunu ve Japon iş adamları ile 5 yıldır ortak yürüttükleri bir işi olduğunu söyler. Kimlerle çalıştığını da eksiksiz söylemiştir. İsmini verdiği iş adamları araştırılır ve gerçekten de bu iş adamlarının Japonya’da vardır . Ama bu iş adamların ismi bilinmeyen gizemli adam sorulduğunda kimse onu tanımaz, hayatlarında böyle bir adamı görmediklerini böyle bir ülkeyle iş yapmadıklarını söylerler.

 

Adam ayrıca bir otelde rezervasyonu olduğu söyler ve bu otel de araştırılır. Evet , yine aynı şekilde otel gerçekten vardır ama adamın rezervasyonu yoktur .!

 

Polis olayı araştırmak için işe koyulur ve bu süre içerisinde bizim gizli elemanın ortadan kaybolmaması için onu polis güvenliğinde bir otel odasına yerleştirilir. Odanın balkonu yoktur.

 

Sabah olduğunda adamı almaya gelen polis, adamı oda da bulamaz.! Kapıda bulunan polisler, adamın asla dışarı çıkmadığını söylerler. Odada inceleme yapan polis, adamın izine rastlayamaz. Yatak hiç kullanılmamış, banyoya hiç girilmemiştir.

 

Bu olay tarihin enteresan mevzuları arasındaki yerini alır.

 

Japon polisi, adamı sorgulama esnasındaki ele geçirdiği dökümanları ( Adamın cüzdanından çıkan kağıt, pasaport fotokopisi vs ) yok ettiğini söyler ve konu kapanır.

 

Oyuk Gemi

Japon kaynaklarında çekici bir kadının, 1803 yılında tuhaf bir şekilde, Hitachi yakınındaki bir denizden çıkageldiği yazar.

 

Saydam ve kristal pencerelere sahip metal bir bot içindeyken bölgede avlanan bir balıkçı tarafından bulunur. Kadının kızıl saçları ve soluk beyaz bir teni vardır. Pek arkadaşça bir görüntüsü yoktur ve yanında sadece kare bir kutu bulunmaktadır. Nereli olduğu bilinmediği için yerli halk kadından korkmaktadır ve bu nedenle kadını kutusuyla beraber denize atarlar.

 

Gelmiş olduğu esrarengiz botu da kayıplara karışmıştır.

 

Josef Vorin

Josef Vorin5 Nisan 1851 yılında İngiliz Ateon gazetesinde, kendini Josef Vorin diye tanıtan kayıp bir adamın hikayesi anlatılır.

 

Josef, Frankfurt civarında bir kasabada şaşırmış ve dengesiz bir şekilde, oraya nasıl geldiğini bilmeden dolaşmaktadır. Onu gören Almanlar adamı anlamamaktadır çünkü adam dünya üzerindeki hiçbir dilde konuşmamaktadır. Kağıda yazmasını istediklerinde ise sonuç yine değişmez, daha önce hiç görmedikleri şekilde şekiller çizip yazılar yazmaktadır. Anlaşmaya başladıklarında “Maxarion ve Abramian” isimli iki yer ismi yazar… Tuhaf adam, Sakria isimli bir ülkenin Laxaria şehrini temsil ettiğini söyler. Avrupa’ya geliş nedeni ise kayıp kardeşini bulmaktır.

 

Son hatırladığı şey ise gemiyle seyahati sırasında bir aksilik çıktığı ve kendisini aniden bu kasabada bulduğudur.

 

Jerome

1863 Yılında, çok tuhaf bir adam Nova Scotia yakınlarındaki Sandy Cove kumsalında sırılsıklam olmuş bir şekilde bulunur. İki bacağını da kaybetmiştir. Kendisiyle pek çok farklı dilde konuşulup iletişim kurulmaya çalışılmasına rağmen hiçbir söyleneni anlamamıştır. Kendisinin konuştuğu dili de anlayan çıkmamıştır. Ancak çevresinde biriken insanlara sadece “Jerome” diye bir şey fısıldamıştır.

 

Esrarengiz adam, nereden geldiğini söylememiştir fakat yetkililer adamın gelmiş olduğu gemi biçimindeki aracı dünyanın hiçbir yerinde görmediklerini belirtmişlerdir.

 

Jerome son günlerinde, korkunç bir olay dışında köyde sessizce yaşamına devam etmiştir… Bir gün iki kadın Jerome’nin yaşadığı köye gelir. Kadınların üzerinde çok ince ve o güne kadar görülmemiş kıyafetler bulunmaktadır. Jerome’yle özel bir odaya kapanıp onunla bilinmeyen bir dilde konuşmaya başlarlar. Sonrasında Jerome’yi de yanlarına alıp geldikleri gibi gizemli bir şekilde kaybolurlar.

 

Kendinden yanıp kül olan insanlar!

 

Yarım Saatte Geriye Kül Yığınından Başka Birşey Kalmıyor!

 

Günün telaşını atlatmış, rahatlamış şekilde en sevdiğiniz  koltuğunuza yerleşiyorsunuz. Sakin sessiz uyuklarken birden başınızda can sıkıcı bir zonklama ve gözlerde bir basınç hissi beliriyor, derken vücudunuzda içten yükselen bir ısı hissediyorsunuz. Sonra içinizdeki ısı gitgide büyüyor ve dehşete kapılmış şekilde, kilitlenmiş vücudunuzu hareket ettirmeye çalışırken, ciğerleriniz yanıyor ve sonra ağzınızdan dışarıya alevler çıkmaya başlıyor. Alev alıyorsunuz. Bilincinizi kaybettiğiniz andan itibaren çok kısa sürede geride bacaklarınız hariç bir kül yığnından başka birşey kalmıyor. 

 

İnsanların bir dış tetikleyici olmadan içten başlayarak, alev alıp, kül olana kadar yanması olarak tanımlanan fenomen bugüne kadar açıklanabilmiş değil. Dünyada yüzlerce kendi kendine alev alma vakası var ve bu olayların çoğu ev kazaları sonucu çıkan yangınlar gibi anlatılıyor. Oysa durum biraz farklı...

 

Araştırmacılar sebebini iki başlık altında topluyor. Bilimsel ve parapsikolojik nedenler...

 

" İnsanın kendi kendine yanması gerçek bir tehdittir"  Konfüçyüs

 

 

67 Yaşındaki Mary Reeser'den Geriye Kalanlar...

 

67 yaşındaki Mary Reeser yalnız yaşayan bir kadındır. 

 

Gece yan dairede yoğun ısı hisseden ev sahibesi, sabah Bayan Mary'e gelen telegrafı vermek üzere kapısını çalar. Cevap alamayınca içeri girmek için kapı koluna dokunmasıyla sıçraması bir olur. Dairenin kapı tokmağı akkor halindedir.

 

Küçük dairesel yanık alanının içinde, Bayan Reeser'ın terlik giymiş bacağının parçası ve oturduğu sandalyelerin kömürleşmiş helezon yayları ile karşılaşan evsahibesi gibi olaya müdahale etmeye gelen itfayeci, polis ve doktorlar da  şaşkına döner.

 

Ani ve kuvvetli yanma sebebiyle kafatası beyzbol topu kadar küçülen, 70 kg ağırlığındaki kadın, 450 gram ağırlığa düşmüş, nerdeyse buharlaşmıştır. Sadece bayan Reeser'in oturduğu köşenin duvarları isle kaplanmış, ayna çatlamış, yakındaki elektrik düğmeleri ve mumlar erimiştir.

 

Isı prizleri bile eritmişse de kemikleri kül haline cevirecek kadar yüksek dereceli bir sıcaklığa ulaşamayacağını söyleyen FBI yetkilileri, polis müfettişi ve adli tıp uzmanları olayın içinden çıkamayınca  uzayan soruşturmayı kapatmak amacıyla yaşlı kadının uyuklarken içtiği sigaradan yandığını rapor ederek kaza olarak kayıtlara geçmesini sağlar.

 

Konuyla ilgili bilimsel teorilerden biri bağırsaklarda biriken metan gazının enzimlerlin katalizörlüğü ile birlikte ani bir yanma ve patlamaya sebep olduğu yönünde. Ancak bu olayda ortaya çıkan ısının ve hasarın büyüklüğü bu teorinin çok da doğru olmadığını ortaya koyuyor.

 

Hiroshima Sendromu?

 

51 yaşındaki Bayan Conway torunlarına bakıcılık yaptığı sırada oturduğu yerde yanmaya başlar. Evin yakınından geçen komşusu parlamayı fark ederek, itfayeye haber verir. İtfaye eve vardığında çoktan sönmüş olan yangının, yüksek ısıya rağmen çok küçük bir alana hasar verdiği görülür.

 

Bilimadamlarının bir kısmı olayı radyoaktivite ile açıklamaya çalışır.  Yanma olayını gerçekleştiren radyoaktif bir reaksiyon olduğunu söyler ve buna da 'Hiroşima sendromu" ismini verirler. 

 

Hiroşima insanı sendromu, vücudun içinde başlayan çok hızlı seyreden atom altı bir reaksiyon. Vücudun içinde atom bombası etkisiyle eşdeğer zincirleme bir reaksiyon oluşmakta ve insani birden içten içe kavurup, küle dönüştürmektedir. 

 

Bu teori kulağa mantıklı gelse de herhangi bir deneyle kanıtlanamamıştır. 

 

Vücut Yağları ve Alkolün Birleşimiyle Ortaya Çıkan "Mum Efekti"

 

65 yaşındaki İskoçyalı savaş gazisi Alexander Morrison, en son görüldüğünde körkütük sarhoştur. Kaldığı ahırın tavan arasında sızıp kalır. Komşuları sabah tavan arasından sızan dumanı fark edip, itfayeyi çağırır. 

 

Saman ve ahşap döşemeye rağmen dar bir alandan dışarı sıçramayan yangın sadece Morrison'u yakar. Saçları ve kafa derisi tamamiyle yanmış olan Morrison, külden bir heykele dönüşür. Vücudunun bir kısmı, bıyıkları hatta elbisesinin üzerindeki kırışıklıkları bile form değiştirmez. Uzayan sigara külü gibi dağılmadan kalır.  Kurbanın iç organları da formu değişmeden tamamen küle döner. Külden vücudun ön kısmı, tavandan düşen kirişler yüzünden hasar görür. Ellerinin ve sağ bacağının iç kısmı yanmamış olan Morrison'un organları, taşırken dağıldığı için çıkartılıp incelenemez. 

 

Aberdeen Üniversitesinden araştırmacı Dr. J. Mackenzie Booth, askerin rahatlamış yüz ifadesinden yangının o öldükten hemen sonra başladığına kanaat getirir. Vücudun tutuşması için alkolün tek başına yeterli olmadığını düşünen Dr. Boot vücut yağlarını inceler. 

 

Dr. Booth'a göre vücut yağları ve alkolün bir araya gelip parlaması olası. Buna "Fitil etkisi" deniliyor. Vücut yağları yanıcı madde, saç ve giysiler de fitil işlevi görüyor. Alev alan vücut yağları  mum gibi sürekli yanmayı sağlarken ve saç ve elbiseler de bu yanmayı hızlandırıyor. Bu sebepten geriye yağlı ve isli tamamen yanmış bir kül yığını kalıyor.

 

Nerdeyse Hüküm Giyecekti

 

1725 yılında Fransız Nicole Millet hayatı trajik bir ölümle biter.

 

Gözüne uyku girmeyen bayan Millet mutfağa gider. Gece yarısı eşi Bay Millet garip bir kokuya uyanır.  Kokuya neyin sebep olduğunu bulmak için mutfağa giden Bay Millet mutfakta eşinin kalıntılarıyla karşılaşır. Olaya bir anlam veremez. Polisi arayan zavallı adam soruşturma sonucunda eşini öldürmekten tutuklanır. Hünerli avukatı sayesinde suçsuz bulunur. Bayan Millet'in ölümü ise kader olarak nitelendirilr. 

 

Bir başka bilimsel teori ise dışarıdan gelen jeomanyetik bir gücün vücut içindeki statik elektriği harekete geçirmesi. Larry Arnold bu olayı açıklamak için piroton adında yeni bir atom altı parçacık olabileceği yolunda bir teori ortaya atıyor. Bu parçacık hücrelerdeki yağla reaksiyona girerek atom düzeyinde patlamalara sebep oluyor. Ancak bu teoriyi destekleyecek bilimsel bir kanıt yok.

 

Minik Bebek Dört Kez Yandı!

 

Doğumdan bir hafta sonra bebeğinin çığlığını duyup yanına koşan genç anne gördüğü durum karşısında dehşete kapılır. Minik bebeğin karnından ve sağ dizinden alevler çıkmaktadır. Üç aylık olduğunda ise dördüncü kez aniden ateş alarak yandığı iddasıyla yoğun bakıma yatırılır. 

 

Çocuk istismarından şüphelenen çocuk hakları savunucuları önce Hintli Rahul ailesinden şüphelenir. Doktorlar bebeğe kromozom testi, gen analizi ve deri biyopsisi dahil birçok testlerin yanında, yakıcı gazlar yayıp yaymadığını kontrol etmek için deneyler ve tetkikler yapar. Ancak kendiliğinden yanmasını destekleyecek bir kanıt bulamaz. Tek olasılık, bebeğin kazara yanmış olabileceğidir. 

 

Bebeği bilerek ateşe verdikleri iddası ile suçlanan aile, yaşadıkları köyü terk etmek zorunda kalır. Hükümetten korunma talep eden baba, New York Times gazetesine verdiği demeçte:  "Biz minik bir bebeği yakacak kadar deli değiliz, köyümüze geri dönmek istiyoruz ama korkuyoruz" der. 

 

İlkin bebegin kendi kendine tutuşmasını mümkün olmadığını idda eden Dr. Mohan  'kendi kendine yanma' fenomenini red etse de daha sonra vücuttua bulunan ve ter bezlerinden salgılanan kücük bir miktar alkholün ateş üretebileceğini itiraf etti.

 

İngiliz uzman Brian J. Ford ise insanın vücudunda bulunan aşırı aseton kimyasalının da bu tür olaylara neden olabileceğini söyler.

 

Sadece Bacakları Kaldı

 

51 yaşında yalnız yaşayan Beatrice Oczki ağır alkolik ve kırılgan kemiklere sahiptir. Bir hırsızlık teşebbüsünde bileği ve sol bacağı kırılmıştır. Aynı zamanda diyabet hastasıdır. 

 

Ziyarete gelen gelini kapıdan içeri girer girmez evde  kesif bir yanık kokusu alır fakat kayınvaidesini göremez ve itfayeyi arar. 

 

Odanın ortasındaki külleri yanmış bir gazete yığını ve veya çöp torbasından arta kalan küller sanan itfayeciler, külü iyice inceledikllerinde Beatrice Oczki'nin bedeninin tamamen yandığını görünce şaşkına döner.  Yanındaki lastik komodin ve üzerinde sigarası ve çakmak ise hiç bir şey olmamış gibi sapasağlam durmaktadır.

 

Yanma ile oluşan ölümlerde kişiye ait uzuvlar, hatta çoğu zaman cinsiyet tespiti yapabilecek kadar vücut parçaları kalması gerekirken bu vakada iki bacak haricinde vücudt tamamen yanıp kül olur. Bu kadar hızlı ve etkili yanma sağlayacak bir hızlandırıcı madde izine de rastlamıyorlar.

 

İnsan Bedeni Kaç derecede Kül Olur?

 

Ortadaki siyah beyaz fotoğrafta görülen yaşlı bir kadının vücudunun yarısı, kemikleri de dahil olarak  korkunç şekilde yanmış vaziyette bulunur. Yaşlı kadın dengesini yitirip, başıyla kor halindeki kömürlerini içine düşmüş izlenimi vermektedir.  1980 de ingiltere'de gerçekleşen olay, 'kaza sonucu ölüm' olarak rapor edildiyse de itfaiye eri Tony McMunn böyle bir yanma olayının normal olmadığını  ikna olmaz ve tarihteki vakaları araştırmaya koyulur. 

 

20 yıllık araştırmaları sonucu McMunn'un ulaştığı sonuç: "Uzmanlar bütün kemikleri de kül edecek ısının 2500 derecenin üzerinde olması gerektiğini söylüyor. Kendi kendine yanma vakalarında vücutta herhangi bir alkolün, yağın parlaması ve yanması ile ortaya çıkacak bir sıcaklık değil." şeklindedir.

 

İlk fotoğraftaki kurban Michael Faherty 2010'de salonunda yanmış halde bulunduğunda 76 yaşındadır. Faherty Tip 2 diyabet ve hipertansiyon hastası olmasına rağmen ölüm sebebinin kalp yetmezliği olmadığı anlaşıldı. Şömineden sıçrayan bir kıvılcımın sebep olduğu düşünülse de ölümü adli tıp tarafından "kendiliğinden yanma" olarak kaydedilir.


Bir Fenomeni Başka Bir Fenomenle Açıklamak: Yıldırım Topu


2007'de meydana gelen olayda, görgü tanıkları Brezilyalı talihsiz kadının gözlerinin önünde kısa sürede yanıp, kül olduğuna şahit olurlar. 


Talihsiz kurbana yıldırım topu çarpmış olabilir mi?


Yıldırım topu topraklı insan vücudu ile temas ettiğinde (kemikler dahil) tamamiyle yaktığı söylenmektedir.


Yıldırım topları atmosferdeki  elektrik yükünün havadaki nemle birleşerek oluşturduğu fenomenlerdir.  Çapı bezelye büyüklüğünden birkaç metreye kadar ulaşabilir. Genellikle küresel ve parlak olarak tarif edilir. Bildiğimiz bir anda parlayan yıldırımlardan farklı olarak oldukça daha uzun sürer. Ölümcül sonuçlara yol açacak şekilde patlayip geride bir kükürt kokusu bıraktığı söylenir. Norveç'in Hessdalen vadisinde sıkça görülmektedir.


Tozlu ve nemli ortamda radonun bozunması sırasında ortaya çıkan alfa parçacıkları tarafından üretilen toz ve havanın iyonlaşması tarafından üretildiği iddia edilmektedir.


Herkes Kendi Ateşini Kendi Cehennemine Götürür.


Dünyada son 300 yılda kayıtlara geçen  232 tane kendi kendine yanma vakası bildirilmiş.


Kurbanların çoğunun depresyon ve anksiyete hastası, obezite ve diyabet gibi şikayetleri olmasından yola çıkan bir teoriye göre ise vücudun kimyasını bozan bu rahatsızlıklar, ölüme yol acacak zehirlerin güvenli seviyeyi geçip, yayılmasına ve organların işlevlerinin bozulmasına sebep olabiliyor. 


Bazı parapsikologlar ise olumsuz düşünme alışkanlıklarının ciddi hastalıkları tetiklediğini ifade ediyor ve bu insanların yandıkları güne kadar, kötü niyetli düşünce ve eylemlerle vücutlarını kötüye kullandıklarını, ruhlarını kirlettiklerini iddia ediyor. 


Yani son teoriye göre ise negatif düşünen, davranan ya da etrafı negatif enerjiyle çevrili bu insanlar kendi cehennemlerini yaratıyor. 

 

İlk fotoğraftaki kurban Michael Faherty 2010'de salonunda yanmış halde bulunduğunda 76 yaşındadır. Faherty Tip 2 diyabet ve hipertansiyon hastası 

 

Avustralya'da Eski Pers Koduyla Bulunan Ölü Beden


Somerton Adamı Gizemi olarak da bilinen Tamám Shud davası, ölü bulunan kimliği belirsiz bir adamın çözülememiş vakasıdır. 1 Aralık 1948, Adelaide, Güney Avustralya'nın hemen güneyinde Somerton Park plajında bulunmuştur. Dava, aylar sonra adamın pantolonunun arka cebinde bulunan bir kağıt parçasına basılan "bitmiş" anlamına gelen Farsça tamáud shud ifadesinden sonra adlandırılmıştır. 


Kağıt, 12. yüzyıl şairlerinden olan Ömer Hayyam tarafından yazılan Rubaiyat'ın bir kopyasının son sayfasından yırtılmıştır. Tamam birçok resmi raporlarda geçmiş olmasına rağmen Taman olarak yanlış yazılmıştır ve bu hata genellikle medyada isim hakkında karışıklığa yol olmaya devam ettirilmiştir.


Polisin halka açıkladığı detayda sayfanın yırtıldığı kitap yer aldı. İç arka kapakta, dedektifler el yazısından gelen girintileri - yerel bir telefon numarasını, başka bir tanımlanmamış numarayı ve şifrelenmiş bir mesaja benzeyen bir metni okuyabildiler. Metin, davadaki yetkilileri tatmin edecek şekilde deşifre edilmemiş veya yorumlanamamıştır.


Dava, polis soruşturmasının ilk aşamalarından beri "Avustralya'nın en derin gizemlerinden biri" olarak değerlendirildi. O zamandan beri kurbanın kimliği, ölümünün nedeni ve ona yol açan olaylar hakkında yoğun spekülasyonlara sebep oldu. Kamuoyunun davaya ilgisi birkaç nedenden ötürü önemini korumaktadır: Ölüm, Soğuk Savaş'ın başlamasının ardından uluslararası gerilimlerin arttığı bir zamanda meydana gelmiştir; gizli bir kodun görünür şekilde dahil edilmesi; tespit edilemeyen bir zehirin olası kullanımı; ve yetkililerin ölü adamı tanımlayamamaları gibi bir sürü spekülasyonlara sebep oldu.


Tamám Shud davası, 1940'ların sonunda ve 1950'lerin başında Avustralya'da yoğun bir kamuoyu ilgisine ek olarak uluslararası ilgi de çekti. Güney Avustralya Polisi yurtdışındaki meslektaşlarına danıştı ve onu tanımlamak için uluslararası olarak ölü adam hakkında bilgiler dağıttı. Ölü adamın fotoğrafının uluslararası dolaşımı ve parmak izlerinin detayları olumlu bir kimlik tespiti vermedi. Örneğin, Birleşik Devletler'de FBI ölü adamın parmak izini yerli suçluların dosyalarından alınan parmak izleriyle eşleştiremedi. Scotland Yard'dan da davaya yardımcı olması istendi, ancak orası da herhangi bir öneri sunamadı.


Son yıllarda Somerton Man'ı bir HC Reynolds olarak tanımlayan eski bir kimlik kartı ve alçı büstünde bulunan saç köklerinin devam eden DNA analizi de dahil olmak üzere yeni kanıtlar ortaya çıkmıştır


Himalayalardaki İskelet Gölü

 

Himalayalar’da onlarca yıl önce keşfedilen bir göl, insan kemikleri ve kalıntılarıyla dolu olmasıyla dikkatleri üzerinde toplamıştı. Daha önce ‘İskelet Göl’ adı verilen yapı, 9. yüzyılda yaşanan garip ve anlık bir felaketin ardından ortaya çıkmıştı. 

 

Yeni bir araştırma ise bölgede yer alan kalıntıların 9. ve 19. yüzyıl arasında çeşitli vakalarda ölen insanlara ait olduğunu ortaya çıkardı. İşi daha da gizemli hale getiren ise bu kalıntıların bir kısmının Akdeniz insanlarına ait olması oldu. 

 

Göldeki iskeletlerin çoğu, kafasının arkasına sert bir cisimle darbe almış ve kafatasları kırılmış cesetlerden oluşuyor. Bunların büyük kısmı yuvarlak ve sert bir cismin yukarıdan düşmesiyle ortaya çıkıyor. Hindistan’ın Birbal Sahni Paleobilim Enstitüsünden araştırmacı Niraj Rai, “Roopkund Gölü uzun süredir ölenleri Roopkund Gölü’ne neyin getirdiği ve nasıl öldükleri konusunda söylentilere neden oluyor” diyor. 

 

Gölü 1942’de İngiliz birlikleri bulmuştu. Birlik üyeleri göldeki kalıntıların Japon kuvvetleri tarafından öldürülen insanların kalıntıları olarak görmüştü. Daha sonraki araştırmalar ise göldeki kalıntıların çoğunun 9. yüzyıldaki beklenmedik tipi felaketinden kaynaklandığını ortaya çıkardı. 

 

Nature Communications’da yayımlanan bir araştırmaya göre ise cesetlerin 72’si, 17. ile 20. yüzyıl arasında öldürülen iki grubun üyelerinden oluşuyor. Bu kişilerin Akdeniz ve Güneydoğu Asya halklarından olduğu düşünülüyor. 

 

Arkeologlar, bu insanları buraya neyin getirdiğini ve onları gerçekte neyin öldürdüğünü çözmeye çalışıyor. Araştırmada imzası bulunan isimlerden Harvard Tıp Okulu’ndan David Reich, gölün tarihinin düşündüklerinden çok daha karmaşık olduğunu söylüyor. Bu da gizemli Akdeniz göçmenlerinin kim olduğunu daha da ilgi çekici bir hale getiriyor. 

 

 Kaybolan fener bekçileri


1900 yılında İskoçya’da yaşanan bu olay ise kaybolan deniz feneri bekçileri ile ilgili. Deniz fenerlerinin kontrolü ve ikmallerinden sorumlu Archtor gemisi rutin olarak durumu incelemek için deniz fenerine gelir. Fakat gemi kaptanı kimsenin içinden çıkamadığı bir gizemle karşılaşır.

 

Deniz fenerinden sorumlu olup, orada yaşayan 3 fener bekçisi arkalarında iz bırakmadan kaybolmuşlardır. Yapılan araştırmalarda fenerin batısında bulunan demir korkulukların ve tonlarca ağırlığındaki kaya parçalarının yok olduğu görülmüştür. Bu gözlem sonucu, fener bekçilerinin dev bir dalga ile çekildiği düşünülmüştür.

 

Deniz feneri bekçileri Thomas Marshall

James Ducat , William Macarthur isimlerinde 3 fener bekçisi bu 3 kişiden biri olan William Macarthur'un denizaşırı bir asker olduğu biliniyor.

 

Kaptan deniz fenerine girdiğinde kapıda asılı olması gereken su geçirmez ceketlerden ikisnin yerinde olmadığını yanlizca birinin asılı olduğunu görür. Mutfaktaki yemek masası ve sandalyelerin yerde olduğunu ve deniz feneri raporları için kullanılan saatin durmuş olduğunu farkeder ve fener raporlarına bakmaya karar verir.

 

Ve şok edici şeylerle karşılaşır raporu tutan Thomas Marshall 12 Aralık 1900 de şunları yazmıştı daha önce hiç görmediğim şiddette bir fırtına ve rüzgar var James çok sessizlesti William ise ağlıyor. Denizaşırı bir asker olan William'ın bir fırtınadan dolayı ağlaması imkansız değil mi. 13 Aralık 1900 deki rapor ise fırtınanın devam ettiği ve her birinin dua ettiği şeklinde 14 Aralık ta rapor yok 15 Aralık 1900 daki raporda ise şu cümleler vardı fırtına sona erdi deniz sakinleşti Tanrı heryerde Tanrı üstün rapordaki son cümleler bunlardı.

 

Fenerin içi kuru, camları sağlamdır. Ayrıca ilginç olanlardan biriside gerekli raporlamalar için sürekli çalışır vaziyette tutulan saatin durmuş olması. Bu olayda da tam olarak ne olduğu açıklanabilmiş değil.

 

Mary Celeste'nin Gizemi

 

5 Aralık 1872 yılında Cebeli Tarık boğazında Kaptan Morehouse “Dei Gratia” isimli gemisi ile seyir halindeydi. Mary Celeste isimli gemiyi gören kaptan, Yakın arkadaşı olan Kaptan Briggs’i selamlamak için işaretler vermeye başladı.

 

Yaklaşık 2 saat sürdürdüğü işaretlerine herhangi bir karşılık gelmeyince yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu düşünüp Mary Celeste’nin güvertesine çıkmaya karar verdi. Gördükleri karşısında şok oldu, gemide kimse yoktu. Yarım bırakılmış kahvaltı tabakları, yarım kalmış kahve bardakları, tamamı içilmemiş pipolar ve daha bir çok belirti, geminin aniden terk edildiğini gösteriyordu.

 

Aklına bir korsan saldırısı geldi fakat etrafta herhangi bir saldırı izi yoktu. Mürettebatın bütün eşyaları ve ambarlarında taşıdığı 1700 varil yük yerinde duruyordu. Ayrıca gemi kumanyası da tamamen yerindeydi. Gemi saati ve Pusula kırık, yerde bir kadın elbisesi ve çocuk oyuncağı buldu. Ayrıca Can kurtama sandalının yerinde olmadığını gördü.

 

Kayıtlara göre gemide kaptan Briggs’in eşi ve 2 yaşında ki kızı da olmak üzere toplam 10 kişi bulunuyordu. Tanındığı kadarı ile Kaptan Briggs çok sıradışı bir durum olmadığı sürece gemisini terk edecek birisi değilmiş.

 

Kaptan Morehouse, araştırılması için gemiyi yedekleyip sahile çeker. Bütün araştırmalara ve teorilere rağmen olay çözülemez.

 

Ourang Medan (Kaptan dahil herkes öldü)

 

1947 yılında bir Hollanda gemisi olan Ourang Medan’dan korkutucu mesajlar alınır. Mesajda “Kaptan dahil bütün mürettebat öldü. Bende ölüyorum” yazmaktaydı.

 

Kurtarma birimleri hemen geminin yerini tespit edip ellerinde ki Silver Star isimli kurtarma gemisini yola çıkararak yardım isteyen geminin bulunduğu koordinata ulaştı. Gemiye yapılan bütün çağrılara rağmen cevap alınamayınca ekipten birkaç kişinin gemiye çıkması kararlaştırıldı.

 

Kurtarma gemisinin filikasıyla yola çıkan ekip gemiye çıktıklarında mürettebatın cesetleri ile karşılaşırlar. Acil durum mesajını gönderen telsiz zabitinin cesedi telsiz odasında bulunur. Olayın en tuhaf yanı ise cesetlerin halleri. Hepsi sırt üstü yatar vaziyette, elleri yukarıyı işaret eder şekilde, ağızları sonuna kadar açık ve yüzlerinde derin bir korku ifadesi. Cesetlerin hiç birisinde darbe yada yaralanma yoktu.

 

Ourang Medan gemisi, Silver Star tarafından yedeklenerek limana çekildiği esnada, belirlenemeyen bir şekilde Ourang Medan’ın ambarında patlama oldu ve gemi sulara gömüldü. Gemi battığı için olay detaylı araştırılamadı. Ön araştırmada ki bulgular gerçekten tüyler ürpertici. 

 

Haberin etiketleri:

uzay, zaman, arkeoloji, tarih, ufo


Haber okunma sayısı: 1862

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

filmlere-konu-olan-yamyam-albert-fish

Filmlere konu olan yamyam 'Albert Fish'

24 Ekim 2020 Cumartesi 18:52
insan-eliyle-gelmis-en-korkunc-11-felaket

İnsan eliyle gelmiş en korkunç 11 felaket

19 Ekim 2020 Pazartesi 16:27
ortacagin-hayvan-mahkemeleri

Ortaçağ'ın hayvan mahkemeleri

14 Ekim 2020 Çarşamba 22:12
deniz-kizlarinin-tuhaf-hikayeleri

Deniz kızlarının tuhaf hikayeleri

11 Ekim 2020 Pazar 20:02
antik-cagda-korkunc-kurban-cinayetleri

Antik çağda korkunç kurban cinayetleri

10 Ekim 2020 Cumartesi 14:50

ÜLKE GÜNDEMİ

Önce hanımefendi çantasından kurtulsun

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransız mallarına boykot uygulanması yönündeki

Boykota uçaklarını satarak başlasın

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransız mallarına boykot uygulanması yönündeki

Sağlık Bir-Sen soruyor: Sağlıkçılar üvey evlat mı?

Kurulduğu tarihten itibaren "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır düsturuyla hareket eden, güçlünün

Türkiye halkı bir ekmeğe muhtaç hale geldi

HDP İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, 2021 Yılı Merkezi

Komşuluğun en büyük düşmanı çıkarcılık…

Günümüzde modern şehir yaşamında komşuluk ilişkilerinin zayıfladığını belirten Psikiyatrist Prof. Dr.

Ayasofya için 1 milyon TL harcanmışmış

Vakıflar Genel Müdürlüğü, temmuz ayından camiye dönüştürülen Ayasofya’nın tuvaletlerini yenilemek için

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL