04 Ağustos 2020 Salı

Harlow'un maymun deneyleri

harlowun-maymun-deneyleri

Hayvanlar Alemi'nde, özellikle de memeli hayvanlarda ve daha spesifik olarak primatlarda, yavruların ebeveynlerine bağlılığı ve muhtaçlığı oldukça barizdir. Ama insan bebekleri diğer memeli hayvanların bebeklerine nazaran daha aciz ve bakıma muhtaçtır
23 Nisan 2020 Perşembe 15:33

  Ancak omurgalı hayvanların birçoğunda ebeveyn katkısı evrimsel sürecin önemli parçalarından birisidir. Ebeveynlerin yavru üretimi ve bakımı için ortaya koyduğu katkı miktarı, aynı zamanda Cinsel Seçilim mekanizmasının dinamiklerini derinden etkilemektedir. Sadece yumurtanın üretiminin sperme göre çok daha masraflı olması gibi bir detay bile, evrimsel süreçte önem arz ederek dişilerin erkekleri daha sık seçen taraf olmasını tetikleyebilir. Ne var ki ebeveyn katkısı, eşey hücrelerinden ibaret değildir. Birçok canlıda doğumdan sonra ebeveyn bakımı, yavruların gelişimi için önemli bir basamaktır. 

 

1950 ve 1960'lı yıllarda psikologlar (özellikle de davranışçı ve psikoanalist psikologlar), bebeklerin annelerine düşkünlüğü ve muhtaciyetinin ardında yatan ana nedeninin, annenin yavruya besin sağlaması olduğunu düşünmekteydiler. Besin, yavrunun hayatta kalması için önemli bir araç olsa da, memeli hayvanlar gibi (hele ki primatlar gibi) üst düzey bilişsel fonksiyonlara sahip canlılarda bu anne-bebek bağımın tek sebebinin beslenme olması makul bir fikir değildir. Dönemin psikologlarından Harry Harlow ve arkadaşları, annenin yavruya verdiği rahatlık, arkadaşlık ve sevginin görmezden gelindiğini ileri sürüyorlardı; ancak buna yönelik güvenilir bir kanıtları bulunmuyordu.

 

Harlow Deneylerinin Arka Planı



Bu nedenle Harry Harlow, rhesus maymunları üzerinde bir deney yapmaya karar verdi. Aslında Harlow, 1930'lu yıllardan beri Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde insan-harici primatlar üzerinde deneyler yapmaktaydı. Araştırma sahaları arasında öğrenme, biliş ve hafıza vardı. Hatta davranış biliminde son derece meşhur bir test olan Wisconsin Genel Test Aparatı'nı da geliştiren Harlow ve arkadaşları idi. Harlow, Henry Vilas Hayvanat Bahçesi'nden edindiği maymunlar ile yaptığı deneylerde, maymunların nasıl öğrendiğini anlamaya çalışıyordu.

 

Ancak hayvanat bahçesinden edindiği maymunlar yeterli değildi; çünkü öğrenme yöntemlerini anlamak istiyorsa, yeni doğmuş veya çok küçük maymun yavrularına ihtiyacı vardı. Bu nedenle 1932 yılında laboratuvarında bir maymun evi açarak, kendi yavrularını üretmeye karar verdi. Bu ev içinde ebeveynlere nadiren yer veriliyordu ve genelde yavrular kendi başlarına büyütülüyordu. Buna anneden yoksunluk denmektedir ve günümüzde etik nedenlerle kullanımı neredeyse tamamen durmuş bir yöntemdir.

 

Anneden yoksunluk deneylerinde ortaya çıkan ilginç bir durum, yavruların kendi anneleri yerine bulabildikleri diğer maymunlara (bu durumda insanlara) bağlanmasıdır. Harlow'un kendisi, öğrencileri, çağdaşları ve iş arkadaşları kısa bir süre içinde bu yavru maymunların sağlıklı bir şekilde büyümesi için gerekli olan tüm basamakları öğrendiler ve annenin yerini aldılar. Literatürde buna vekil annelik denmektedir.

 

Ancak ilginç bir durum vardı: Her ne kadar yavruların sağlıklı bir şekilde gelişmesi için ellerinden geleni artlarına koymuyor olsalar da, annelerinden yoksun kalan yavruların davranışlarının, anneleriyle büyüyen yavrulara nazaran çok farklı olduğunu fark ettiler. Annelerinden yoksun yavrular garip davranışlar sergiliyorlardı, içe dönüklerdi, sosyal becerilerden yoksunlardı. Çünkü bu yavrular sadece annelerinden değil, diğer yaşıtlarından ve oyun arkadaşlarından da yoksun bir şekilde büyüyorlardı. Bu şekilde büyüyen yavruların daha agresif ve korku dolu olduklarını fark ettiler. Bir de... Bebek bezlerine aşırı düşkünlerdi. 

 

Harlow, bebek bezine olan bu aşırı düşkünlüğün, tam da yukarıda söz ettiğimiz huzur, konfor, sevgi, sıcaklık, vb. faktörlerden ileri geldiğini düşündü. Harlow'a göre bu bebekler, bezlerine son derece düşkünlerdi, çünkü annelerinden almayı bekledikleri sıcaklığı ve konforu bu bez parçasında buluyorlardı. Bunun üzerine Harlow, deneylerini bu bağlanma kavramı üzerine kurmaya karar verdi.

 

Tam da bu sıralarda, yani 1952 yılında , Dünya Sağlık Örgütü tarafından fonlanan bir araştırma ve rapor yayınlandı: Anne Bakımı ve Zihin Sağlığı. Bu araştırmada John Bowlby ve arkadaşları, hapishane şartlarında yetişen çocukların gelişimine odaklandılar ve anneler ile yavrular birbirinden ayrıldıklarında, bunun çocuk gelişimini nasıl bozduğunu araştırdılar. 

 

Bu araştırmadan yola çıkan James Robertson, 1953 yılında kısa ve son derece tartışmalı olan 2 Yaşında Bir Çocuk Hastaneye Giderse başlıklı bir belgesel yayınladı. Belgesel, annesinden ayrılan çocuklarda, neredeyse anında görülen davranışsal değişiklikleri belgelemeyi hedefliyordu. Aşağıda kısa bir kesidini görebilirsiniz.

Bowlby'nin raporuyla Robertson'ın belgeseli birleştiğinde, insan olan ve olmayan tüm primatlarda anne bakımının önemi birden spot ışığı altına girmiş oldu. Öyle ki Bowlby, annenin "besin sağlayıcı" rolünü neredeyse görmezden geliyor, çocuğun gelişimine asıl katkının konfor, huzur, sevgi gibi duygular aracılığıyla sağlandığını ileri sürüyordu. Bu sonuçları oldukça uzun bir süre boyunca tartışıldı.

 

İşte Harlow'un meşhur deneyleri, tam da bu noktada devreye girdi: Yavruların annelerle bağının kaynağı neydi? Vekil anneler, neden yavruya gerçek annenin sunduklarını sunamıyordu? Anneler (veya vekil anneler), yavrularına sık sık dokunmalı ve onları okşamalılar mıydı? Çünkü o dönemde Amerika'nın (ve Dünya'nın) büyük bir kısmında, yavruya fazla dokunmanın gelişimini bozacağına yönelik bir kanı vardı. Hatta bu nedenle maymun yavruları, yavrulara dokunulmayacak bir şekilde yetiştiriliyor; insan ebeveynlere de yavrularına fazla dokunmamaları, sadece besin sağlamaları tembihleniyordu. Öyle ki, psikolog John B. Watson şöyle yazıyordu:

 

Çocuğunuza dokunmak istediğinizde, şunu hatırlayın: Annenin sevgisi, tehlikeli bir enstrümandır!

Bu kanı ne kadar doğruydu?

 

Bowlby (ve sonrasında Harlow), bu kanının tamamen hatalı olduğunu düşünüyordu. Çocuk gelişiminde annenin rolü, sadece besin sağlamaktan çok daha öte olmalıydı. Anne ile çocuk arasındaki bağın, yavrunun zihin sağlığını doğrudan etkileyen bir faktör olarak görüyorlardı. 

 

Ancak kendilerinden önce gelen psikologlar, iddialarını deneysel olarak göstermek konusunda pek istekli ve becerikli değillerdi. Daha ziyade, kendilerince doğru olanın evrensel gerçekler olduklarını düşünmeye meyillilerdi. Öyle ki Harlow, bir keresinde şöyle yazıyordu:

 

Deneyselliğin yoksunluğundan ötürü, sevginin temel doğasına yönelik psikologlar, sosyologlar, antropologlar, hekimler veya psikoanalistler tarafından ileri sürülen teoriler gözlem, sağduyu ve tahminden ibaret bir seviyeye evrimleşti.

Harlow'un Maymun Deneyleri: Telden Anneler!

Harlow, bu tartışmaya yönelik olarak tel ve tahta kullanarak, maymuna pek de benzemeyen, temsili ve cansız "vekil anneler" üretti. Bu silindirik maketlerin bazılarını bezle kapladı, diğerlerini ise çıplak tel olarak bıraktı. Aşağıda bunların birer örneğini görebilirsiniz.

 

Bez kullandığı silindirlere, maymuna benzer yüzler tasarladı ve her bir yavrunun "sahte anne yüzü" bir miktar farklı gözüküyordu. Her bir yavru, spesifik bir "tel anneye" atandı. Yavrular, kısa sürede kendi sahte anneleriyle bağ kurmaya başladı. Yüzlerini ayırt edebiliyor ve diğer "annelere" nazaran kendilerininkini seçiyorlardı.

 

Harlow'un asıl görmek istediği, yavruların çıplak telden ibaret olan annelere mi, yoksa bezle kaplı annelere mi daha çok bağlandığıydı. Bu deneyinde Harlow 2 koşul yarattı: Bir koşulda, çıplak telden yapılmış annenin "elinde" bir biberon vardı. Biberonun içinde, yavruların sevdiği besinler vardı. Bezden annenin ise biberonu yoktu. Diğer koşulda ise bez annelerde biberon vardı, tel annelerde biberon yoktu.

 

Bu deneyin sonuçlarına göre yavrular, her iki koşulda da bez anneyi tel anneye tercih ettiler. Bez annenin elinde biberon varken tercih edilmesi zaten beklenen durumdu; ancak tel annenin elinde biberon varken ama bez annenin elinde biberon yokken bile bebeklerin bez anneleri tercih etmesi, dönemin psikologlarının suratına sert bir tokat vuruyordu: Bebekler, annelerine, kendilerine sağladıkları besin için değil, yumuşak ve sıcak bedenleri için bağlanıyordu! Elinde biberon olmayan bez annelere bağlanan yavrular, sadece karınları acıktığında, elinde biberon olan telden anneye gidiyor, sonrasında hemen bez anneye geri dönüyorlardı.

 

Harlow, bu verilerden yola çıkarak, bebeklerin annelerine bağlanmasının ardında sütten çok daha fazlası olduğunu, dokunma konforu adı verilen olgunun çok daha büyük öneme sahip olduğunu ilan etti. Bu deney, Bowlby'nin raporundaki iddialarına güçlü deneysel veriler sunuyordu.

 

 

Benzer Deneyler, Aynı Sonuçlar...

Tekrar deneylerinde de sonuç değişmedi: Yavruları, bezden anneleriyle birlikte yeni bir ortama (içinde daha önce hiç görmedikleri cisimler olan, aşina olmadıkları bir ortama) konan yavrular, bezden annelerini "yuva" olarak görüyorlardı. Önce bezden anneyle bağlanıyor, sonrasında yavaş yavaş yeni ortamı araştırmaya başlıyorlardı. Ama ne zaman korksalar, hemen bez anneye geri dönüyorlardı. Ancak bez anne ortamdan kaldırıldığında, yavrular da dehşete düşüp donakalıyor, bir top gibi büzüşerek parmaklarını emmeye başlıyorlardı.

 

Benzer bir deneyde, ortama gürültülü ve ani sesler çıkaran bir oyuncak ayı kondu. Bu sesler, yavruları ürkütüyordu. Bezden annelerin olmadığı durumlarda yavrular korkuyla donakalıyor ve oyuncak ayıdan uzak duruyorlardı. Ancak bezden anne koyulduğunda, yavruların korku düzeyleri de azalıyor ve oyuncak ayıya dokunmayı, hatta ona saldırmayı seçiyorlardı.

 

Bir diğer araştırmada sadece telden anne veya bezden anne ile büyütülen yavrulardaki davranış farkları incelendi. Her iki grup da eşit miktarda kilo aldılar; ancak sadece telden anne ile büyütülen yavrular süt sindiriminde sorun çektiler ve sıklıkla ishal oldular. Harlow, bu veriden yola çıkarak dokunma konforu olmadığı durumların yavrular için psikolojik açıdan stresli olduğunu, bu stresin de sindirim sorunlarına sebep olduğunu ileri sürdü. Bu sonuç, günümüzde halen kabul görmektedir.

 

 

Etiğin Sınırlarını Zorlayan Yalıtım Deneyleri

1959 yılından itibaren olan çalışmalarında Harlow, depresyona yönelik modeller geliştirmek istedi ve etiğin sınırlarını zorlayarak, yavru maymunları kısmen ve tamamen izole ederek gelişimlerindeki bozulmaları inceledi. 

 

Kısmi yalıtım altındaki maymunlar, çıplak telden kafeslerde büyütülüyordu ve diğer maymunları görmeleri, koklamaları ve duymalarına izin veriliyordu; ancak diğer maymunlara dokunmaları yasaktı. Tamamen yalıtılmış maymunlar ise izolasyon odalarında büyütülüyordu ve bu odalar, diğer maymunlardan her türlü ve tamamen yalıtılmıştı. 

 

Yalıtım altındaki yavrularda ciddi sosyal bozukluklar gözlendi. İzole edilmiş yavrular, türdaşlarına nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlardı ve çoğu zaman grubun dışında kalmayı tercih ettiler. Bu maymunlar, boşluğa dalma davranışını sergiliyorlardı ve kafeslerinde durmadan daireler çizerek dönüyorlardı. Hatta bazıları, kendilerine zarar vermeyi seçiyordu!

 

 

Günümüzdeki etik standartlar çerçevesinde bu deneylerin neredeyse hiçbiri kabul edilebilir değildir. Örneğin, maymunların bazıları 15 yıl kadar izolasyon altında büyütüldü! Bebek maymunlar 3, 6, 12 veya 24 aylık izolasyon süreleri boyunca sosyal etkileşimden tamamen yalıtılmış şekilde büyütüldüler. Bunların psikolojilerinin düzeltilmesi mümkün olmadı. Harlow şöyle yazıyor:

 

"Maymunların henüz hiçbiri yalıtım sırasında ölmedi. Ancak tamamen sosyal izolasyon altındaki maymunlar, türdaşlarıyla etkileşime sokulduğunda, depresyon haline düşüyorlar. Bu depresyon, otistik şekilde kendine tutunma ve sallanma davranışlarıyla karakterize ediliyor. 3 ay boyunca izole edilen 6 maymundan 1 tanesi, serbest bırakıldıktan sonra yemek yemeyi reddetti ve 5 gün içinde öldü. Otopsisi sonucunda ölüm sebebi duygusal anoreksiya olarak belirlendi.

 

6 ay boyunca süren toptan sosyal izolasyon öylesine yıkıcı ve zedeleyiciydi ki, deneyleri sürdürmek istesek de 12 ay boyunca sürecek izolasyonun hayvanları zaten olduklarından daha kötü hale getiremeyeceğini düşünüyorduk. Ne var ki bu varsayımımız hatalı çıktı. 12 aylık izolasyon, hayvanların sosyal özelliklerini neredeyse tamamen yok etti."

 

Harlow, 6 ay boyunca izole olmuş maymunları, normal şekilde anneleriyle büyütülmüş yavrularla yeniden entegre etmeyi denedi. Ancak oldukça kısıtlı düzeyde başarı elde edebildi. 6 aylık toptan izolasyon, bebeklerin sosyal davranışlarının neredeyse tamamını yok etmişti. İzole edilmiş maymunlar, kendileriyle aynı yaştan normal yavrularla karşılaştığında çok az miktarda düzelme yaşadılar. 

 

 

Kendilerine sonradan vekil anneler verilen toptan izole maymunlarda, Harlow'un "kaba davranışlar" olarak tanımladığı bazı davranışlar gözlendi ve pek bir gelişme görülmedi. Ancak 6 ay izole edilmiş maymunlar, 3 aylık yavru maymunlarla etkileşime sokulduğunda, sosyal olarak neredeyse tamamen normale döndüler! 

 

Bu sonuçlar, tekrar deneyleriyle de doğrulandı. Benzer çalışmalar yapan araştırmacılar, ufak yavrularla yeniden etkileşime sokulan izole bireylerin, gerçek anneleri tarafından normal şekilde büyütülen yavrulardan ayırt edilemeyecek şekilde sosyal beceri edindiklerini gösterdiler. Ancak tıpkı Harlow gibi, tekrar deneyleri yapan araştırmacılar da sahte (vekil) anneler verilen yavrularda dikkate değer bir iyileşme göremediler.

 

Modern Deneyler ve Mekanizmalar

Harlow tarafından yapılan bu çalışmaların modern versiyonlarında, maymunlar yerine fareler ve sıçanlar kullanılmaktadır. Bu çalışmalarda, erken bebeklik döneminde dokunma davranşının yavrularda kortikosteroidleri azalttığı gösterilmiştir. Kortikosteroid hormonlar, stres düzeyiyle ilişkili hormonlardır. Aynı çalışmalarda beyindeki glukokortikoidlerde artış görülmüştür.

 

Yapılan bir çalışmada, anneyle yavru arasındaki etkileşimin kısa bir süreyle kesilmesi halinde bile, yavrunun gelişimindeki çeşitli biyokimyasal süreçlerin bozulduğu görülmüştür. Bu yavrularda, hücre gelişimi ve farklılaşmasında rol alan ornitin dekarboksilaz aktivitesi değişmiş, büyüme hormonu salgısı azalmış, kortikosteron salgısı artmıştır.

 

 

Ayrıca yapılan deneyler, dokunmanın kısıtlandığı yavrularda savunma sisteminin zayıfladığını da göstermektedir. Erken dönemde kendisine daha fazla dokunulan yavrularda, patojenlere karşı antikor (IgG ve IgM) üretme başarısı, 1 yaşın biraz üzerine kadar olan dönemde daha yüksek olmuştur. 

 

Bu "dokunma immünolojisine" yönelik mekanizmayı aydınlatmaya çalışan uzmanlar, dokunmadan kaynaklı beyindeki ve merkezi sinir sisteminin genelindeki uyarılara odaklanmışlardır. Şimdilik elde bulunan sonuçlar, dokunma noksanlığından kaynaklanan strese bağlı olarak hipofiz-adrenal sistemin aktivasyonunun bozulduğuna, dolayısıyla da kortizol plazması ve adrenokortikotropik hormon salgısının arttığına işaret etmektedir. Buna bağlı olarak araştırmacılar, derinin düzenli ve doğal bir şekilde uyarılmasının, yavruların gelişimine pozitif katkı sağladığını ileri sürmektedirler.

 

Sonuç

Bu bulgular, bilim camiasında ciddi değişimlerin önünü açtı. Daha önceden de söylediğimiz gibi, o dönemde annelerin yavrularına dokunması istenen bir şey değildi; çocuğun gelişimini bozacağı ve onları şımartacağı düşünülürdü. Dönemin davranışçı psikologları, duygudurumun göz ardı edilebileceğinde ısrarcıydı. Yavruyu beslemenin, anne-çocuk bağındaki en önemli davranış olduğuna inanılıyordu.

 

Ancak bu yeni bulgular ışığında, pedagojik öneriler değişmeye başladı. Annelerin yavrularıyla olan dokunma düzeylerinde sınırlamaya gidilmemesi gerektiği fark edildi. Harlow'un "sevgi deneyleri" olarak da tanımlanan araştırmalarının sonuçları, yavrularına dokunan annelerin, yavrularla olan bağın önemli bir parçası olduğunu gösteriyordu.

 

Bu arada Harlow, aynı durumun babalar için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Buna yönelik doğrudan deney yapmadı; ancak günümüzde bunun doğru olduğu bilinmektedir.

 

Harlow, günümüz için son derece sıradan, dönemi için son derece büyük bir devrim niteliğinde bir soru sordu ve o sorunun peşinden gitti. Doğadan aldığı cevaplar, insanlığın kendisine ve doğaya olan bakışını kökünden değiştirdi. İşte bilimin gücü biraz da bu. Yakın kuzenimiz olan hayvanlara bakarak, kendimize dair birçok bilgi edinebiliyoruz ve hayatlarımızı buna göre şekillendirebiliyoruz. Bu da, içine gözlerimizi açtığımız Evren'i ve kendimizi tanıma yolculuğunda ufak adımlarla ilerlememizi mümkün kılıyor.

 

Evrim Ağacı

Haberin etiketleri:

maymun, deney


Haber okunma sayısı: 7142

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

mahserin-dort-atlisi

Mahşerin dört atlısı

17 Temmuz 2020 Cuma 20:26
can-sikici-reklamlar-geri-dondu

Can sıkıcı reklamlar geri döndü

10 Temmuz 2020 Cuma 16:18
uzay-ve-havacilik-sirketleri-hedefte

Uzay ve havacılık şirketleri hedefte

17 Haziran 2020 Çarşamba 18:33
uzayda-hayat-var-mi

Uzayda hayat var mı?

01 Haziran 2020 Pazartesi 18:50
bilgisayara-kotu-hizmetci-saldirisi

Bilgisayara kötü hizmetçi saldırısı

01 Haziran 2020 Pazartesi 18:36
kimlik-avcilari-kobileri-vuruyor

Kimlik avcıları kobileri vuruyor

27 Mayıs 2020 Çarşamba 23:14

ÜLKE GÜNDEMİ

Diyanet İşleri Başkanı o koltukta oturmamalı

CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ı Ayasofya Camii’ndeki ilk cuma

Adalarda yeni dönem bugün başladı

İBB’nin, yıllardır tartışılan fayton taşımacılığı yerine Adalar’da toplu ulaşımı sağlayacak çevre

MHP küfürbaz vekilini partiden ihraç etti

Küfürleri ve Fındık fiyatlarına ilişkin eleştirileriyle gündeme gelen Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt MHP'den

CHP'den, 'sosyal medya düzenlemesi' ile ilgili karar

Özkoç, TBMM Genel Kurulu'nda bu sabah kabul edilen sosyal medyaya ilişkin düzenlemeler içeren kanunun iptal

Kaftancıoğlu'ndan 'Kanal İstanbul' tepkisi

CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu, Kanal İstanbul projesi kapsamında askıda bulunan planlarla

Sahte tatil sitelerine dikkat

Siber dolandırıcılar, Türkiye’deki lüks otellerin logo ve isimlerini kullandıkları birebir kopya internet

ÇOK OKUNANLAR

  • Haber bulunamadı

  • Haber bulunamadı

  • Haber bulunamadı

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL